Sayfada çift tıklayarak admin paneline giriş yapabilirsiniz
Şifre doğru girilirse admin paneli açılacaktır.

TARİH ANABİLİM DALI

ORTA ÇAĞ TARİHİ DOKTORA PROGRAMI

TARİHTE ÇILDIR ATABEĞLERİ VE TORUNLARI

Çıldır Atabeyliği ve Hanedan Mirası

ŞECERE ÇALIŞMASI

Yazar: Mustafa Adil ÖZDER

Danışman: Fahir Atabek, Ali Munis Atabek

Yıl: 1966

ÖZET

Bu belge Özgür Atabek tarafından, orjinal kaynağın OCR teknolojisi kullanılarak dijital ortama aktarılması sonucu oluşturulmuştur. İçerik otomatik olarak işlenmiş olup akademik referans amaçlı kullanılabilir.

BÖLÜM 1: İÇİNDEKİLER
I. BÖLÜM: AHISKA-ARTVİN ÇEVRESİ TARİHİNİN ÖZETİ
A) MÖ 3000 - MS 646 arası (s. 5-13)
B) İslam fethinden Selçuklu fethine değin (s. 13-29)
C) Gürcistan'a yerleştirilen Kıpçak/Kuman'lar (s. 30-36)
D) Gürcistan ve Gürcü deyimlerinin mahiyeti (s. 31-44)
II. BÖLÜM: ÇILDIR-AHISKA ATABEĞLERİ
A) Giriş
B) Atabegler hükümetinin başlaması (s. 46-47)
C) Çıldır Atabeglerinin sülale seceresi ve biyografileri
III. BÖLÜM: ÇILDIR EYALETİ VE SANCAK BEYLERİ
A) Osmanlı ilkesinde eyaletler örgütü (s. 56-60)
B) Çıldır Eyaleti (s. 60-63)
C) Atabegler soyundan gelen sancak beyleri (s. 63)
  I - Şavşat/Satlel, Macahel, İmerhev Sancak beyleri (s. 63-75)
  II - Pet-Egrek, Livana, Nısf-ı Livana (s. 76-81)
IV. BÖLÜM: BİYOGRAFİLER
Çıldır Atabeğlerinden gelen beylerbeyiler ve paşalar (s. 81-141)
Ek 1: Ali Munis Atabek'in "Silsilemiz Medhal-i Tarihisi" (s. 141-144)
Ek 2: Soy-kütüğü (Soy şecerisi-listesi)
BÖLÜM 2: SUNUŞ

Bütün canlı varlıklar gibi, insan denilen yaratık da ölümlüdür. Kişi vardır, maddi varlığı ile göçüp gider; adı sanı kalmaz. Yine kişi vardır, göçtükten sonra da manevi varlığını muhafaza etmenin sırrına erer, çağlar boyunca yaşar.

Yokluk uçurumuna yuvarlanıp gitmek, acıdır. Bunun yanında, maddi hayattan ayrıldıktan sonra yaşayabilmek... Bu, her ölümlünün erişemeyeceği bir mutluluktur. Buna erişenler, maddi hayatları boyunca akıl güçlerini kullanabilen, uslu (akıllı) ve istemli (irade sahibi) kimselerdir. Onlar böylelikle "ünlü kişi" olma şerefine de erişmiş olanlardır.

"Tarihte Çıldır Atabeğleri ve Torunları" adını verdiğimiz bu telifin içinde, asırlar boyunca yaşama hakkını kazanmış ünlüler çoktur. Bunlar da, mutlu, "ölümsüz kişi" olarak tarih sayfalarında yaşayacaklardır. Mirza Çabuk Beyler, Sefer, İshak ve Şehit Hasan paşalar ile; son asrın Topçu Ali Rıza paşası onlar arasında birer parlak yıldızdır.

"Batı ülkelerinde ailelerin kendilerine göre birer soy kütüğü düzenlemeleri güzel ve yararlı bir gelenek olmuştur. Bizde ise bu töreye bağlı meraklı ailelere az rastlanır."

Oysa, Cumhuriyet ve Demokrasi idaresinde; hanedanlık geleneklerine bağlı kalmadan; bilim, siyaset ve askerlik alanlarında yetişen her kişi layık olduğu mevkilere yükselme olanağına (imkan) sahiptir. Böyle olunca, bir köy evinden yüksek bir devlet adamının yetişemeyeceğini kimse söyleyemez.

Kaldı ki, aile soy kütüğü ile birlikte tarihi kişiliklerini görüp göstermeye (tespit) çalıştığımız Çıldır Atabeğleri, kendi kuruluşları ve Türk tarihi içinde parlak simalar yetiştirmiş bir hanedanı temsil etmektedir.

BÖLÜM 3: ARAŞTIRMA METODOLOJİSİ

Bu köklü ve dallı aileye bağlı aydınlardan birçoğu şüphesiz ki son yüzyılda kendilerince soy kütüğü düzenlemişlerdir. Ancak, varlıklarını kuvvetle tahmin ettiğimiz soy bilgilerinin hepsini bir araya getirme gücüne sahip değiliz. Bildiğimiz ve ulaştığımız bu aydınlar içerisinde adlarını birazdan anacağımız ancak iki kişinin düzenlediği soy listelerinin kopyaları elimizdedir.

Bundan böyle Cumhuriyet kuşaklarına "Aile Tarihçesi" ile birlikte soy kütüğü tutma alışkanlığını kazandırmak, hatta bu işi bir türlü ihtiyaç haline getirmek için okullarla birlikte ailelerin de bu konuya önem vermeleri yerinde bir davranış olur kanısındayız.

Kısacası, bir aile tarihçesi, o topluluktan gelecek insanların kişiliklerin (şahsiyet) oluşmasında etken olacak önemli unsurlardan biri sayılabilir.

"Tarihi yapan sizsiniz, yazan biz" - Abdülhak Hamid Tarhan

Toplumlar içinden ünlü kişiler çıkar, tarih yapar, şu anda Büyük şairimiz Abdülhak Hamid Tarhan'ın bir eserinden: "Tarihi yapan sizsiniz, yazan biz" mısraını hatırladım. Çıldır Atabeğleri ve onlardan inen paşalar da tarih yapmışlardı. Elbette ki tarihçiler bu güne değin bu tarih yapıcıları üzerine sayfalar boyunca incelemeler yapmıştır. Ne var ki, hanedanın tarihçesini bir arada toplayan olmamıştır.

Yıllar boyunca yazılmış, fakat herbiri eski yazılı dergi ve kitapların yeni kuşaklar için karanlık olan yapraklarına gömülüp ötede beride dağınık kalmış bilgilerle birlikte, kimi de aileden gelen ağız haberlerini toplayarak bir araya getirme işi oldukça sorunluk gerektiren ve yetkiye dayanan bir işti.

BÖLÜM 4: KAYNAKLAR ve YÖNTEM

Ulu Tanrının bana nasip kıldığı bu güç işi başarma çabasında iken tek güvencim şu oldu; kendimce: "Bir fani ki, bir işi kendine zevkli bir uğraşı-meşgale sayar, bir kalem ki kendi gücü oranında yazabileceğinin daha az hatalı olmasına özenir; gözden kaçan hatalar olursa hoşgörürlükle onları düzeltme işi de okuyucuya düşer" dedim.

Bir tarihçi olmadığımı da bu münasebetle arz ettikten sonra sadece çevremizin geçmişini öğrenme isteğimi karşılama amacıyla Artvin tarihi üzerine uzun süreli araştırmalarım sırasında Çıldır Atabeğleriyle her an başbaşa kaldığımı da belirtmek gerekir. Son iki yıl (1964-65) içinde Atabeğlerin soy kütüğünü tespit etmeye karar verip işe başladığımda, bu hanedan torunlarından biyografisi ilgili bölümde görülecek olan rahmetli Ali Munis Atabek'in düzenleyip bıraktığı "kısmi" aile şeceresi ile bazı biyografi tespitleri bana ilk ışığı tutmuş oldu.

Az önce de değindiğim gibi, tarihi bir hanedan soyundan gelme, ileriyi gören aydın bir kişinin yakınlarına ve torunlarına bırakacağı mirasın biri de bu olacaktı. Burada adını saygı ve rahmetle anmak isterim. Burada, aynı sülaleden hemşehrimiz Yarbay Murat Atabek'in de ayrı olarak tertip ettiği ve bir örneğini Artvin'deki akrabasından Ahmet Atabek'e bıraktığı soy listesinden de 1964 yazında bir hayli faydalandım. Bu kayıtlar hem aile gelenek haberlerine, hem de "Sicill-i Osmani" tespitlerine dayalı vesikalardır.

Şecerelerle birlikte Ali Munis Bey'in öteki tespitlerini incelerken bir yandan da 1895'lerde basılmış olan Sicill-i Osmani ciltlerini taradım. Başkaca kaynaklere de el atınca, bu alandaki umutlarım ve şevkim gittikçe artmış oldu.

BÖLÜM 5: SONUÇ ve DEĞERLENDİRME

Bu şevkle çalışmalarıma devam ederken, güzel bir tesadüfle, hanedan torunlarından muhterem Fahir Atabek Paşa ile karşılaşıp tanışmamızın bana ikinci bir güven ve şevk kaynağı olduğunu burada özellikle kaydetmek isterim. Dostum tarihçi Kırzıoğlu Fahrettin Bey aracılığı ile 1965 Şubat ortalarında, Fahir Paşa'yı makamında ziyaret etmiştim. Soy kütüklerinin düzenlenmesi konusunda pek yakın ilgi ile birlikte ayrıca asil ve nazik davranışlarıyla kendilerine has bir "hüsn-i kabul" gösterdiler. Bu ilgi karşısında bir kat daha şevklendim.

Böylece, önceden soy kütükleri üzerine olan çabalarım, beni, Atabeğli şahsiyetlerin daha geniş biyografilerinin tespiti ile tarihteki kimliklerinin elden geldiği derece belirtilmesine yöneltmiş oldu.

Biraz önce de arz ettiğim gibi, bir tarihçi hüviyetim olmamakla birlikte, biyografiler yanında Ahıska-Artvin çevreleri tarih bilgilerinin bir özetini de yerlerinde belirttiğim kaynaklardan, özellikle aziz dostum Kırzıoğlu'nun eserlerinden yararlanarak sayfalara aktardım. Ve böylelikle, hiç ummadığım, fakat bir araya toplanmasını çok istediğim notlarım "telif" olmuş oldu.

"Bir fani ki, yapacağı işi zevkli bir uğraşı sayar; bir kalem ki kendi gücü oranında hatasız, ya da daha az hatalı yazmaya özenir; hata varsa okuyucunun düzeltme lütfu, noksan varsa bizden sonraki araştırıcıların himmetiyle daha iyisi meydana konacaktır."

Şüphesiz ki, bu tespitler, bir kitap hazırlama niyetiyle değil fakat, hem hükümet sürmüş bir sülalenin tarihi niteliğinde, hem de bu aileye bir hatıra kalması yönünden kaleme alınmıştır.

Tetkiklerimin noksansız, kusursuz ve hele pek çok özentime rağmen şecerenin tam sıhhatli olduğu iddiasında olmadığımı da itiraf etmeliyim.

Hiçbir şey olmayan naçiz çalışmalarımın bu ürünlerini, muhterem General Fahir Atabek'e ithaf etmekle mutluluk duyuyorum. Bu vesileyle "Atabegler Tarihi"ne ışık tutabilmiş; Onların aydın ve aziz torunlarına ufak bir hizmette bulunabilmişsem, kendimi ayrıca bahtlı sayarım.

Ankara: 1 Mayıs 1966

Saygılarımla

Öğretmen Mustafa Adil Özder

(Artvin Yusufeli)

BÖLÜM 6: GİRİŞ - ÇILDIR-AHISKA ATABEĞLERİ

Türkçe eserlerde "Çıldır-Ahıska Atabegleri" ve Gürcüce kaynaklarda "Samiskhe/Samtskhe Atabagi" adı ile anılan ve şu anda torunları İstanbul, Ankara, Bursa ve Artvin çevrelerinde yaşamakta olan tarihi bir sülale vardır.

Bu hanedanın tarih sahnesinde ilk görünüşü, Hristiyan Kıpçaklı Türklerden Cak/Cake'li Sargis Beğ ile başlar. Cak veya Cake diye tarihlere geçen yer, Kars ilimizin Posof ilçesinde (Posof bu düzenlemenin yapıldığı 2025 yılında Ardahan ilimizin ilçesidir), Türk-Sovyet sınırı (Bu düzenlemenin yapıldığı 2025 yılında Türkiye-Gürcistan sınırı) üzerindeki Caksu deresi kıyısında bir köyün adıdır. Sargis Beğ'in Gürcüce eserlerde Caketi/Caktı sanı ile anılması bundandır.

İlhanlı Abaka Han çağında (1265-1282) Sargis Beğ'in Ahıska'ya Atabeg/Hâkim tayin edilmesiyle Çıldır Atabegleri Hükümeti başlamıştır. Sargis Beğ, İlhanlılar ile Ahıska'da hükümete başlarken, Ardanuç bölgesini de içerisine alan geniş topraklar kendilerine mâlikâne olarak tahsis edilmiştir.

Sargis Beğ'in ölümünden sonra yerine oğlu I. Baka/Berke Beğ geçmiş, böylece Atabeglik hanedanı atadan torunlara geçerek üç asır boyunca süregelmiştir. İlhanlılar devletinin dağılmasından sonra da Türk soyundan Çıldır Atabegleri kimi bağımsız, kimi de Timur, Akkoyunlu ve İran'daki Safevi devletine bağlı olarak idare başında kalmışlardır.

1578'de Ahıska'nın Erzurum Valisi Lala Mustafa Paşa tarafından fethi ve Osmanlı ülkesine katılması üzerine, Atabeglerin bir kolu Ahıska yanındaki Kobliyan/Adıgon-Altunkale'de kaldılar. Macahel-Acara-İmerhev-Şavşet kesimlerinde bu kola bağlı yetli Atabegler ise, daha önce kendi istekleriyle Osmanlı-Türk birliğine katılıp İslam olmuşlar ve Sancak-beğliği hüviyetini kazanmışlardır.

Ardanuç Kalesi'nde 1551 yılına değin kalmış olan Cak'lı Atabegler kolunun idaresi ise, son kale Beği IV. Keyhüsrev'in İskender Paşa emrindeki Osmanlı kuvvetlerine yenilerek İran'a sığınmasıyla tarihe karışmış oldu.

BÖLÜM 7: ATABEĞLERİN YAYILIMI ve SOY KÜTÜĞÜ

Macahel-Acara kesimindeki Cake'li Beğler, önce Şavşet-İmerhev bölgesine gelmişler, o çevrede ilk Sancak-beğleri olmuşlardır. Bunlardan Esferidun Beğ'in oğlu Yosebit Beğ, Ahmet adını almış, bunun kardeşleri Mehmed, Mahmud ve Sefer beğler İmerhev-Macahel-Şavşet kesimlerinin hisseli Sancak-beğleri olmuşlardır.

Macahel-Acara kolundan olup Artvin-Pert-Eğrek/Livane kesiminde Sancak-beğliği yapanlar da Ahıska-Koblion/Altınkale'da kalanların soyundandır.

Bugünkü Sovyet Cumhuriyetlerinden Acara ve Batum çevrelerinde Cake'lilerden geniş aile topluluklarının yaşadığı bilinmektedir. Bu ailelerin 1878 (1293) savaşından sonraki yıllarda da itibarlı, hanedan kimseler oldukları biliniyor.

Not 1: Bu güçten olup, 93 savaşından sonra Şavşat'ın Elmalı (Vana) yöresine yerleşmiş bir Beğ'in torunları günümüzde orada yaşamaktadır. Bunlardan 65 yaşlarındaki Arslan Beğ'in, bize anlattığı aile gelenek haberine göre; Posof karşısındaki "Cağısman" kalesi de Cake'li dedelerinden kalmadır. Kale adının "Cak-Cağ-su-Cağ-ıs" şekliyle aynı kelime kökünden geldiği görülüyor. Cağisman adı sonundaki "man" ekinin Türkçe olduğu ve bugünkü ağız isimlerin sonuna getirdiğimiz "li" sıfat ekine karşılık olarak "Cağ'lı/Cak'lı" ifade ettiği kesindir. "Zel-is-man" (Artvin'de), "Boğos-man", "Beğ-is-man" (Şavşat'ta), "Agaris-an" (çevresin çok yerinde) adlarında da böyledir.
Not 2: Ali Munis Bey merhumun, ileride göreceğimiz gibi, soy kütükleri listesine "Medhal" (Giriş) olarak yazdığı metindeki -biz bu metni hatıra olarak aynen aktardık- "Cakerli"yi "Çak-Eli" şeklinde kabul etmesi, bu yönden ve yukarıdaki kayıtla, yaptığımız izahlarla çatışmakta ve herhalde hatalı görülmektedir.
BÖLÜM 8: ÇALIŞMANIN BÖLÜMLERİ ve KAPSAMI

"Tarihte Çıldır Atabeğleri ve Torunları" adı ile bu sayfalara aktardığımız bilgiler, aşağıdaki bölümlere ayrılarak incelenmiştir:

I. BÖLÜM - TARİH BİLGİLERİ
A) Ahıska-Artvin Çevresinin Tarih Özeti
B) Gürcistan'a Yerleştirilen Hristiyan Kıpçak/Kuman Türkleri
C) Gürcistan ve "Gürcü" Deyiminin Mahiyeti
II. BÖLÜM - Cake'li Çıldır/Ahıska ATABEĞLERİ
A) Giriş
B) Atabegler Hükümeti
C) Hristiyan Atabeglerin Biyografileri
III. BÖLÜM - ÇILDIR EYALETİ ve ATABEĞLİLERİN SANCAK BEĞLİĞİ
A) Osmanlı Ülkesinde Eyaletler Örgütü
B) Çıldır Eyaleti
C) Atabegler Soyundan Gelen Sancak-beğleri
IV. BÖLÜM - ÇILDIR ATABEĞLERİ'NDEN GELEN BEYLERBEYİLER-PAŞALAR'IN BİYOGRAFİLERİ
EK: Atabegler ve Torunlarının Soy-Kütüğü (Şecere)

Bu bölümlerde, Çıldır Atabegleri hanedanının kökeni, tarihsel gelişimi, Osmanlı dönemindeki konumu ve günümüze kadar ulaşan torunlarının biyografileri detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Çalışma, hem arşiv belgelerine hem de aile geleneklerine dayanarak bu önemli Türk hanedanının tarihini aydınlatmayı amaçlamaktadır.

BÖLÜM 9: AHISKA-ARTVİN ÇEVRELERİNİN TARİHİ (M.Ö. 3000 - M.S. 646)

Orta Çoruh boyu ile Ahıska çevrelerinin, eski çağlardan Selçuklulara ve ondan sonra Osmanlılara değin olan tarih çizgilerini kısa kronik bilgilerle özetlemek istedim.

1. Başlangıçtan İslam Fetihlerine Değin (M.Ö. 3000 - M.Ö. 1000)

Eski yerleşme yerlerinde bakır baltalar ve tunç baltalar bulunan Sümerlerle soydaş halkın Çoruh boyunda yaşadığı çağdır.

M.Ö. 853-735 Arası

Başkentleri Tuşpa (Van) şehri olan Orta Asya'dan gelme Hurrilerin kurduğu Urartu/Khaldi devletinin en geniş çağıdır. Bu çağı yaşatan II. Sarduri'nin Çıldır'da Taşköprü'yü yaptırması ve Orta Çoruh boyundaki soydaş Khulki (Kolk) Yurdu'nu imparatorluğuna katması, Çoruh boyunun yazıda ilk anılması çağıdır.

M.Ö. 750 Öncesi Yılları

Khulkhi/Kolk adlı Asyanikler, şimdiki Ardanuç-Yusufeli-Artvin kesiminde ve Çoruh ağzına değin yaygın bulunmakta idiler. Eski Yunanlılar sonradan Çoruh-Faş suları arasındaki Khulkhi kavmi kolunu KOLKHIT (Kolk'lar) adıyla andı. M.S. VI. yüzyılda Kolkhlu-Bagratlılar'ın Kür boyuna da hakim oluşu ile Kolk/Gorg adı buralara yayıldı. 648 İslam fetihlerinden beri kullanılan "Görg/Kürgi" ve Avrupa'da "g" sesinin olmamasından "Kürci" ve sonraları bundan yapılan Gürcistan deyimi çıktı. Ve Ortodoks yerli halkın yurdu anlamına kullanıla geldi.

Kaynak 1: Bu özet bilgileri, Kırzıoğlu Fahrettin Bey'in "Artvin Yıllığı" için hazırladığı ve henüz basılmayan "Kronoloji"sinden kısaltarak alıyorum.
Kaynak 2: Bu baltaların derin toprak altındaki kalıntılarına 1930 yıllarında Şavşat'ın Meşeli (Dabasuril) köyünde bir temel açma sırasında, 1960'larda da Yusufeli'nin Nigzevan köyünde yol yapımındaki kazılarda rastlanmıştır. Bu tunçtan baltacıkların birini kendim bizzat Şavşat'ta görmüştüm.
Kaynak 3: İleride ayrıca incelediğimiz "Gürcistan ve Gürcü Deyiminin Mahiyeti" bölümüne de bakılabilir.
BÖLÜM 10: SAKA (İSKİT) HAKİMİYETİ ve YERLEŞİMLERİ

Bu ismin Kartli (Tiflis) ve İmeret (Kutayıs) halkına da din olması, eskiden Anadolu'da Selçuklular'a ve Osmanlılar'a "Rum" (Rum-Bizans toprağındaki) denilmesi ve öteden beri Rusların Çin dere ve yurtlarına Kitay (Kıtay/Hitay devletinden) adını vermeleri gibidir. 550-13 arasında "Apkhaz" adının Kür boylarına yayılışı da buna benzer.

M.Ö. 680-665 Arası

Urartu (Khaldi) hakimiyetinin sonu ve Saka (İskit) yerleşmeleri.

M.Ö. 665-519 Arası

Kafkaslar kuzeyinden gelen, at eti yiyen, kısrak sütü içen yaman okçu SAKA-İskit Türklerinin hakimiyeti. Bunların TAOK (Tao'lar) boyu Ardanuç-Artvin-Oltu-Tortum kesimine; Kalarç boyu Yusufeli-Ardanuç arasına; Hisper/Saspir boyu İspir bölgesine; Şavşat Oymağı Şavşat'a; Akar-Agar/Eker boyu Acara'ya; Tukhar oymağı da Şavşat'ta Tükharis kalesine yerleştiler. Bu boylar yüzyıllar boyunca, hatta günümüze değin milli damgaları ile buraların coğrafya ve boy adlarında hatıralarını yaşatageldiler. Sakalar toptan Askuza ve Askenaz diye de anılmışlardır.

654-626 arasında Ulu-Kağan Madova/Afrasyab çağında Sina yarımadasına değin bütün Ön Asya'ya yayılıp hakim olan Sakalar, Çoruh-Kür arası boyundaki kolları ayrı ilbeğleri idaresinde yaşamışlar ve ayrıca bir "Birlik" (Federasyon) sayılmışlardır. 519'da İran'a bağlandılarsa da, az sonra müstakil oldular.

"Gürcüce destani tarihlerde Sakalar, 'Çin'den gelme yiğit-Üçok'lar ve Şavşat'a, Kilarcet'e değin yerleşen Khazarlar' diye anılırlar. 480'de müteffik olarak İran ordusuna katılıp Yunanistan'ı alanlar arasındaki Sakalar: Çizvarlı, uzun ve sivri başlıklı, kemerli ceket elbiseleri gövdeye yapışık (kip), yayları güçlü, kılıçları düz ve kısa (kama) idiler."
BÖLÜM 11: KÜÇÜK ARSAKLI DEVLETİ ve HUN AKINLARI
M.Ö. 400

Taok bölgesinde Sembatavan Kalesi Beği Başratlı Burat-oğlu Sembat, Kafkaslar güneyine akın eden Hun ve Paçanik/Peçenek kollarını, Arsaklı Başbuğu olarak yetişip Kür boyunda yendi. Bu sırada "Kalarcet Beği Azork", Tav-Eli ve Barkal kesimine hakimdi. "Ormanlık olan bu kayalık yerin halkı çok yiğit ve çevik"ti.

M.Ö. 182-186 Arası

Kafkaslar kuzeyinden gelen akıncı "Khazirler/Huzarlar ile Barseller (Borçalı terekemeleri)", Kalarcet'e yayılıp Acara'yı da işgal ettiler.

M.Ö. 150

Sakalar'ın Horasan'daki TAHE (Taok) kolunun PARN (Bayındır) boyundan ARSAKLILAR idaresinde "Eski-Oğuzlar", İran üzerinden Aras-Kür-Çoruh ve Fırat boylarına yayıldılar. Ve soydaş Sakalar ile birlikte "Küçük Arsaklı" devletini kurdular. 130 yıllarında, Dağıstan ovasından getirilen BALKAR/Bulgar Türkleri'ni, ilk Küçük Arsaklı Hanı Val-Arsak, Kars, Tortum ve Yusufeli'nin Barkal-Parkhal kesimlerine yerleştirdi.

Val-Arsak, Kork'lu, Eger'li (Acaralı) bölge sınırlarını belirtti; TAYK (Taok)'taki Barkar (Parkhal) dağı eteğine varıp buraları da düzene koydu. "Farazyan" (Saka'lı-Afrasyab) soyundan gelen Semba-Bagarat "eski Hanların tacını, kaftan ve şahane cübbesini giydirdiği Val-Arsak'a etti katır (mak)" ve "atlı başbuğun oldu.

Küçük Arsaklılar, M.S. 430 yılına değin 580 yıl yaşadılar.

Not: Günümüzde Yusufeli ve İspir kesimleri halk ağzında "Dalk (halk) Barkhal" diye anılan yüksek sıradağların adları, üzüntü ile söyleyelim ki coğrafya ve haritalarda başka uydurma adlarla anılmaktadır.
BÖLÜM 12: HRİSTİYANLIĞIN KABULÜ ve BİZANS DÖNEMİ
305-310 Arası

Horasan'dan gelme Arsaklı Anak oğlu Aziz Greguvar (Dede Korkut)'un eliyle resmen Hristiyanlığı benimseyen ve Kam (Şaman) dinini bırakan ve Küçük Arsaklı ülkesindeki ilbeğlerden biri olan inak ve atlı başbuğu Bagarat (Burat oğlu Beğ-Bayrak) hanedanı mâlikânesi TAYK (Tav-Eli) eyaleti de İsa dinine girdi.

Bu eyaletin kuzey kesiminde: 1) Borgi-Khev (Borçka), 2) Livana/Liğan (Yusufeli-Artvin) Deresi, 3) Acara (Maçahel-Acara), 4) Şavşat, 5) Taho Kir/Tavuskir (Şenkaya-Oltu-Ardanuç) diye anılan sancaklar şimdiki Artvin İli'mizdedir.

379-387 Arası

379'da Küçük Arsaklı ülkesi, doğu ve batı olarak ikiye ayrılıp, iki genç kardeş arasında bölüşüldü. TAYK bölgesi, batıya hükmeden ve Erez (Erzincan)'da oturan Küçük Val-Arsak'a düştü. Onun ölümünü ertesi yılı burası İstanbul'a bağlandı, ve Roma himayesine girdi. Bu yüzden Kalarglar ile Tukharlar Romalılardan yardım alarak, Sasani-İran himayesindeki İber (Tiflis) bölgesi kralı Khusrevli Varaz-Bakar/Bakur (379-393)'a karşı geldiler. Ve Arsiyan'dan denize uzanan kendi eyaletlerine hakim oldular.

408-410 Arası

Küçük Arsaklıların başkenti Divin olan doğu ülkesini Persler işgal edince, bunların yardımı ile İber kralı IV. Mihridat, Kalarçlar'ı yenerek TAYK'ı Kartli'ye bağladı.

470-475 Arası

Kafkaslar güneyine aşan Ak-Khazar (Kaçar) ve Sari-Ogur adlı Türk boyları 465 ve 468 akınlarında İber kralı Vakhtang Gurg-Arslan'ın başkenti Mtskhet'i (Ahıska) bozdular. Bunun yerine Tiflis'i başkent olarak şenlendiren Khusrevli (İranlı) İber kralı Vakhtang çerisiyle Çoruh boyuna da geldi. Buralardan Roma (Bizanslı) koruyucuları kovdu. Dönüşte Kalarç-Yurdu (Kalarç) ve bir kale yaptırarak kendi adamlarından Ardavazd'ı ilbeği tayin etti.

Not 1: Gürcüce ve Rusça eserlerde "Gorgaslan", (2) Kale ve kasabanın kuruluş yılını Gürcü ve Rus kaynakları 537 yılında gösterirler.
BÖLÜM 13: ORTODOKS MEZHEBİNİN YAYILIMI
451 Kalkedon (Kadıköy) Konsili Sonrası

451 Kalkedon (Kadıköy) Konsili kararlarını, Bizanslılar gibi benimseyen TAYK Eyaleti, Hazreti İsa'yı "iki-cevherli" tanıyan "Ortodoks mezhebini" kabul etti ve yavaş yavaş Aziz Greguvar'ın "düz" (bir cevherli) mezhebinden ayrıldı.

500 Yılı

Kalarglar, İberler'e karşı ayaklandılar. Vakhtang'ın oğlu Dargi/Arçıl (500-513), Kalarç-Et ile Eger (Acara) üzerine sefer edip, buraları itaat altına aldı.

532-575 Arası

Rum Kayseri Jüstinyen'in İran ile "ebedi barış" yapması üzerine, yine eski Küçük Arsaklılar'ın batı kesimi: Erzurum ve Çoruh bölgesi Bizans idaresine geçti. 18 Mayıs 536 kanunu'na göre Çoruh boyu, merkezi Bae-berdan (Bayburt) olan askeri Valiliğe bağlandı. Askeri Vali Teodosyo-Polis'te (Erzurum) oturuyordu.

575-619 Arası

Artvin'de ilk Bagratlı Hakimiyeti: 575'te İranlı Khusrev Enşirvan, Hoy-Eleskert-Pasin üzerinden Bizans üzerine yürürken Kayser II. Jüstinyen, TAYK ile Cavakhet (Çıldır-Ahılkelek-Ahıska) bölgesine, Eski-Oğuzlar'ın Başvezir ve anaları soyundan Bagrat Guaram'ı "Kuropalat" unvanıyla İlbeği tayin etti. O da buraları Sasani'lardan korudu. Ve Ortodoksluğu 25 yıl boyunca Kür boylarına da yaydırdı.

591 barışı ile Bizanslılar Kars ve Revan bölgesini de ellerine geçirince, Kuropalat Guaram da, dayılarının yurdu Tiflis (Kartli) tahtını sahiplendi. Böylece Kork (Kolk) ve Görgi Gürg Kür boylarına da yayıldı.

"590'da Şakalı başbuğ Behram-Çobin'e yardım için Irık'a giren Türklerin İran'ı ezmesi, bu Ortodoks gelişmesine ters vermiş oldu. 30 Nisan 607 Divin Konsili ile Ortodoks ve Gregöryen kiliseleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Ortodoks-Oğuz'ları 'Gorgi-Gürgi/Gürci' ve Gregoryen-Oğuz'lara da 'Ermeni' denilmeye başlandı."
Not: Silah altına alındığımızda, Ardahan-Damal hudut taburu Karagöl soyu İsovyet...
BÖLÜM 14: İSLAM FETHİ ve SONRASI (619-646)
619-646 Arası: Başsızlık ve İstilalar

Başsızlık ve İran ile Bizans, Hazar akınları. 604'te Ağrı dağı yanından başlayan İran istilası, Aftalit (Karluk) atlılarının yardımı ile 619'da Boğaziçi'ne değin bütün Anadolu'yu kapladı.

623 tarihinde, gemi ile Trabzon'a gelen Kayser Herakliyüs, Daryal'dan aşarak Acara'ya gelen Hazar elçileriyle anlaştı. Ve 626'da Tiflis'te Hazar Yabgusundan 40 bin atlı alarak İran'ı yendi. Kür boyu Hazarlar eline geçti. 629 İran Barışı ile Revan-Kars bölgesi de Bizans'a bağlandı.

II. İslam Fethinden Selçuklu Fethine Değin
646 - İslam-Arap Fethi

636-642 arasında İran'ı yıkan İslamlar, Suriye ve Mısır'dan sonra Doğu Anadolu'yu da Bizanslılardan alarak Mekkeli Mesleme oğlu Habib kumandasında 645'te Bizanslıları Karasu üzerinde yendiler ve Karni-kala (Erzurum) şehrini zabtettiler. 646'da savaşsız ilerleyip Kars, Revan, Tiflis ve Gence bölgelerini itaat altına aldılar ve haraca bağladılar.

Bu sırada Mesleme oğlu Habib'e itaat eden yerler arasında şu yerler anılıyor: Samtskhe (Ahılkelek-Ahıska-Azgür), Ardahan, Şavşet, Ehl-i Kalarcet (Kalarglar: Ardanuç-Artvin-Yusufeli-Oltu Tortum bölgesi halkı). Bu arada, Ardanuç'taki Kalmak kayalığında kuşatılan Kalarcet Başbuğu, bütün Tav-Eli'ni teslim etti.

653 İslam fethinden sonra 7 yıl Medine'ye bağlı kalan bu bölgeleri Kayser II. Kostantin 100 binlik ordu ile Divin'e gelirken yeniden Bizans'a bağladı. 665'te tekrar Aras ve Kür boyları İslamlara geçtiyse de; Çoruh boyu Bizans'ta kaldı.

Not 1: Ordusundan ve sivil halktan (Acaralılar) bize ilticalar oluyordu. Bu arada bir gün karşı taraftan bir Türk çavuşla bir Ermeni erim geldiğini söylediler. İkisi de silahlı olacak sığınmışlardı. Ermeni denilen er, çok güzel Türkçe konuşan bir gençti ve "biz Ermeni değiliz, Gregoryeniz" diyordu. Demek bu kimse, bir "Gregoryen" mezhepli Oğuz'du.
Not 2: Bu "Kalmak/Kalmakhy" kalesinin hangisi olduğunu şimdilik kesin olarak bilemiyoruz. Rusça ve Gürcüce eserlerde "Ardanuç'ta Kalmak Kalesi"...
BÖLÜM 15: ARAP-BİZANS MÜCADELESİ ve BAGRATLI DÖNEMİ
695-700 Arası

Halife Abdülmelik oğlu Abdullah, Kars-Erzurum bölgesini yeniden alınca, Bizans'a bağlı kalan Bupat'ın oğlu Sembat'ın başçı olduğu Bagratlı beğleri, TAYK'taki Tukhark (Şavşat'ın Tukhar-is) kalesine çekildiler. Ve Divin Emirlerinden uzak kaldılar.

737-744 Arası

"Ermeniyye Vâlisi" Umeyyeli Mervan (I. Kuro) 150 binlik ordu ile Hazar Türklerini İtil ağzına değin takipten sonra, İspir'e değin Çoruh boyuna ve Megrel'e hâkim oldu; Tukharis/Tukharlet kilisesini 744 yazında yıktırdı.

764'te İlteber As-Tarhan başbuğluğunda 100 binlik bir Hazar ordusu Kür ve Aras boylarını Abbaslılar'dan aldı; Ahıska ile Ardahan'a değin yayıldı. Hazarların güveyişi olan Abhaz Beği Leon bu sırada onların yardımı ile Acara, İmeret (Kutayis) bölgesine de hâkim oldu. Ve 787'de Han unvanını aldı. Daryunk (Doğu-Bayezid) Erminiyye Patriki Bagratlı Kor-Asut (732-750) un torunu Ater-Nerseh/Adarnase de bu sırada (764-786) Kalarcet ve TAYK Beği idi.

Not 1: Bu kale günümüzde Şavşat'ın Kayadibi (eski adı: Skhesir/Kalindibi) köyünde yüksek ve yalçın kaya üzerinde yıkıntıları bulunan kaledir. Gürcüce ve Rusça eserlerde de anılan "Tokhar-is/Tukhar-is"in, bunun yakınında Kitsis ile ün almış Tibet (şimdiki: Cevizli) köyü karşısında bulunduğu da belirtilmektedir. Bu bakımdan tespitimiz isabetli oluyor.
Not 2: Aynı Skhezir köyünün yer altı su yolları ve kilise yıkıntıları ile tanınmış olduğunu köy halkı bana söylemişlerdi.
BÖLÜM 16: BAGRATLI AŞUT ve ARDANUÇ'UN YENİDEN İNŞASI

Ardanuç'taki Khezer-Ket, Khadzoret, Khezor ile Yusufeli'de Çoruh kıyısındaki Khazir-Ket köy ve mahalle adlarının bu sırada gelip yerleşen Hazar oymaklarından kaldığı sanılıyor.

İber (Kakhet ve Kartli) bölgesi İlbeğisi olan son Khusrevli "Şehid" II. Arçıl (718-786), Bagratlı Adarnase'nin kızı ile evlenerek, Acara, Şavşat, Aşağı-Tayk, Arsiyan, Ardahan kesimlerinde bu kayınatasının hâkim olmasına rıza gösterdi.

Adı geçen bu Adarnase "Gürcistan Bagratlılarının atası"dır.

810-826 Arası

Bagratlı "Kuropalat" Aşut çağıdır. Halife Harun-Reşid (786-809), Khusrevli II. Arçıl'ı 786'da idam ettirdi, ve Kakhet, Kartli, Ahıska-Ardahan ve Çoruh boyunu Tiflis'te kurulan Emirliğe bağladı.

799-800'deki Hazar akınlarından sonra, Tukhar-is Kale'sinde oturan Bagratlı Aşut Beğ, Tiflis Emiri Şuayib oğlu İsmail'in isyanını bastırmada Halifeye çok sadık çalıştı. Vergilerin toplanması ve güvenlik işlerinde de yeni Tiflis Emirine hizmet etti. Bu faaliyetlerinden ötürü Halife Emin'den 810'da "Gork Beğlerbeğisi ve Patrisi" unvanını aldığı gibi, 813'te Kayser V. Leon'dan da "Kuropalat" rütbesini aldı. Aşut'un Kalarcet'ten Tiflis batısındaki Kasan suyuna değin hükmü geçer oldu. Fakat 816'da Tebriz çevresindeki Babek isyanından faydalanmak istiyen Bizans'a kapıldı.

Bunun üzerine, Aşut'u cezalandırmak için Tiflis Emiri çerisi, Şavşet ile Kalarcet'i basarak yağmaladı ve bozdu. Bizans'tan yardım alan Aşut, İslamlar çekilince, Kalarcet ve Şavşat'ı şenlendirirken, Ümeyyeli I. Mervan'ın yıkımından beri ören duran Ardanuç Kalesini onarttı, kale dibinde, Havyariden Aziz Pavlos ve Peter adına görklü bir kilise yaptırdı.

Not: Bu kilisenin yıkık hali Ardanuç'ta günümüzde "Aşut'un Kilisesi" adıyla anılır. 1878 savaşından önceki durumu sağlamdı. Çarlık idaresi bu yapıyı cephanelik olarak kullanıyordu. 1914 sonbaharında Artvin, Ardanuç-Şavşat yerlileri Ruslara karşı silaha sarılıp, İstanbul'dan gelen Teşkilât-ı Mahsusa ve çeşitli kuvvetlerimize katılınca, Ardanuç Ermenileri cephaneliği ateşleyip havaya uçurdular. Tek divarı ile kalan bugünkü şekli komiteci Ermenilerin marifetleridir.
BÖLÜM 17: BAGRATLI I. BAGRAT ve BÖLÜNME

Bizans kışkırtması ile Aşut, 826'da Ardahan'ı alıp ordusu ile doğuya ilerlerken Nigal deresinde Emir Halil'in çerisine bozuldu ve 29 Ocak günü öldürüldü, cenazesi Ardanuç'taki kilisesine gömüldü.

Bu arada Şüregel (Arpaçayı boyu) Beği Bagratlı Et-yiyen Aşut (806-826) da, ileride ailesine bir sığınak olur diye, Ardanuç'taki Kalmak Kalesini şenlendirip tahkim ettirdi. İspir'de de bu Aşut'un kardeşi Bagratlı Şahpur (Şapukh) Bizans'a bağlı olarak beğlik ediyordu. (Bunlar, Kuropalat Aşut'un babasının amuca oğullarıdır)

843-876 Arası

Bagratlı I. Bagrat çağıdır. Öldürülen Kuropalat Aşut'un oğlu I. Bagarat/Bagrat, Ardanuç'ta oturarak Abbaslılara bağlı kalmıştır. 837'de Erzurum'dan Kars'a ilerleyen ve ertesi yıl Erzurum'u yıkan Bizans ordusu ile Kayser Teofil'in parlak tekliflerine I. Bagrat aldanmadı; Ve Tiflis Emiri İshak'a sadakatle hizmet etti.

Bunun karşılığı olarak 843'te Gori-Tiflis arasındaki Uplis kalesine dayanarak yukarı Kür boylarında Gürcistan Beği sıfatıyla nüfuzunu genişletmiştir.

Türkistanlı Büyük-Boğa, âsi Emir İshak'ı 853'te Tiflis'te idam edince, buradaki Emirlik idaresini kaldırmış ve bu arada çok yararlığı görülen I. Bagarat, Tiflis (Kartli) bölgesinin de hükümetini mükâfat olarak almış ve Bağdat'a bağlı bir Ortodoks-Oğuz Beğliği biçiminde Çoruh, yukarı ve orta-Kür boylarını birleştirmiştir. Hazar akını da olmadığından çok rahatlıkla beğlik sürmüş, Bizans'tan da "Kuropalat" unvanını almıştır.

I. Bagrat 875'te ülkesini ikiye ayırmıştır: Kardeşi Gavarum/Güram Beğ (875-882) Ardanuç'ta oturup, Şavşat, Ardahan, Cavak, Aşoç (Akbaba), Daşır (Lore) ve Tiryalet (Şamşülde) kesimini içerisine alan bölgenin beği olmuştur.

En küçük kardeşi Adarnase Beğ (875-881) de Yusufeli-Tortum, Oltu, Narman kesimini içine alan Tayk/Tav Eli'de beğ olmuş, I. Bagrat Tiflis'te oturmuştur.

Not: "Nigal/Nigals" deresi adları Artvin'in karşısındaki Süvet/Süvetebar yanındaki dere için ve ayrıca Şavşat'ta Satiel önündeki derenin adı olarak kullanıldığı gibi, Çıldır-Kurtkale'de de bu adla bir dere olduğunu sayın Kırzıoğlu kaydediyor.
BÖLÜM 18: BAGRATLI HANEDANININ YÜKSELİŞİ

I. Bagrat'ın oğlu Kuropalat I. Davit (876-881) Tortum'da Khakhal/Khakh kilisesini sivri çadır biçiminde kubbeli olarak yaptırdı.

881-920 Arası

Bagratlı ilk Kral I. Adarnase çağıdır. Abbasi imparatorluğu birtakım beğliklere bölünürken, Halife Mu'temid, Şüregel Gregoryen İlbeğisi bulunan Bagratlı "Büyük" unvanlı I. Aşut'u 885 yılında "İşkhan" unvanını vererek tac ve hil'at gönderdi. Ve Bizans sınırında Bağdat'a bağlı bir tampon hükümet kurulmasına müsaade etti.

Tiryalet İlbeğisi Orbeli/Çınçıvatlı Libarit Beğ'in yardımı ile, iç kavgalarından kurtarılarak başa geçirilen Bagratlı I. Adarnase/Ater-Nersekh, Penek'te güzel bir kilise yaptırmış, Oltu-Narman bölgesini de içine alan Tav-Eli Piskoposluğunun merkezi haline getirmiştir.

I. Aşut'un oğlu I. Sembat (890-914) Şüregel'de Arazkavurk/Arazoğlu kasabasını şenlendirip başkent yapmıştı. Kuropalat I. Adarnase, 890 sonlarında başsağlığı ve I. Sembat'ı kutlamak için Arazoğlu'ya gelip Ardanuç'a dönerken, Kars Bagratlı Beği Abbas (886-891) tarafından tutuklandı ve ancak 892'de yapılan bir anlaşma ile yurduna dönebildi.

Şüregel Beği I. Sembat 892'de Halifeden ve 893'te de Kayser'den "Melik/Kıral" tacı ile hil'atlar aldı. Azerbaycan Erminiyye Emiri Sâc oğlu Afşin, I. Sembat'ın kardeşi Şapukh/Şahpur'un kızı ile evliydi. Bu akrabalıktan faydalanan Sembat, 899'da yeniden Şüregel'de Arazoğlu'da yapılan kiliseyi kutlamaya gelen Kuropalat Adarnase'ye Afşın'dan kırallık tacının alınmasını sağladı. Bu sırada şenlendirilerek başkent olduğundan I. Adarnase burada 899 ilkbaharında kırallık tacını akrabası I. Sembat'in elinden giyerek, Sâc oğullarının izni ile "TAYK-GUGARK (Gogaren) ve İBER (Kartli) KIRALI" oldu.

1801'de Rusların Tiflis'i işgaline değin 992 yıl yaşayacak olan Ardanuç-Ardahan bölgesinden çıkma "GÜRCİSTAN BAGRATLILARI" sülâlesini kuran Kral I. Adarnase (889-923), Kür boyunda (Kartli-Tıryalet kesiminde) yaşadı. Çoruh boyunu "Kukh" (= koruk) lakaplı Bagratlı Aşut'a bıraktı.

BÖLÜM 19: BAGRATLI İÇ ÇATIŞMALARI ve DIŞ TEHDİTLER

Ardanuç'ta oturan Kukh-Aşut (899-914/918), Ardahan kesimine de hâkimdi. Şavşat'ta ünlü Dibet/Tibet kilisesini yaptırdı; 914 (veya: 918) de öldü.

Sâc-oğlu Emir Afşin 901'de ölünce yerine bilgin ve şair kardeşi Yusuf (901-920, 922-927) geçti. 904'te büyük bir akıncı kolu ile Ahıska-Ahilkelek bölgesini yağmalayan Acara/Eger Beği Kostantin'i kaynatası Kral I. Adarnase ile Şüregel Beği I. Sembat yakaladılar. Anlaşmaya göre, Ani kalesinde tutuklu saklanan Kostantin'i I. Sembat'ın 4 ay sonra 905 baharında salıverip Acara'ya dönmesine müsaade ederek Çoruh boyunu yeniden yağmalamasına fırsat vermesi I. Adarnase ile aralarını açtı. 907'de iki kral vuruştu, Adarnase bozuldu; 910'da da Sâc-Oğullarına âsi olan I. Sembat'ın Kalarç derelerine sığınmasına I. Adarnase razı olmadı.

Sac-oğlu Yusuf 917'de haraç yüzünden Abbasi Halifesine karşı ayaklandı. Ve Bağdat'tan gelen Abbaslı çerilerini bozguna uğrattı. Bunu fırsat bilen genç Rum Kayseri K. Porfirogenetos, taht ortağı kayınatası ile birlikte 918'de I. Adarnase'ye mektup yazarak, İslam hâkimiyetinden kurtarılmaları için yakında imparatorluk ordusunun gönderileceğini bildirdi. Bu haber ve Abbaslı Halifeliğinin de Sâcoğlu'yu âsi ilân etmesi, TAYK-GOGARK-Kartli Bagratlı kırallarını şaşırttı: Emir Yusuf'un buyruğunu saymaz oldular. Bu yüzden 920 sonlarında Ardahan-Posof-Şavşat üzerinden bir sefer eden Sâc-oğlu Ebül-Kasım Yusuf'un yaptıklarını, Şavşat-Tibet kilisesi Baş-Piskoposu İstepan, deri üzerine yazdığı hâtırasında şöyle anıyor:

"17 Kasım 920 günü (yukarı Posof'daki) Kuvel/Kol kalesini Müslümanların Hükümdarı, İran (Azerbaycan) Emiri, 60 kadar şehrin sahibi, yedi hükümetin Hâkimi olan Ebus'Sac oğlu Eb'ül-Kasım (Yusuf) zaptederek, Gobron adlı beğini öldürdü; Armenya Kıralına (Bagratlı I. Sembat'ın oğlu II. Demir-Aşut'un İstanbul'a gitmesine ve İmparatordan iltifat görmesine) kızarak, üzerine hücum ile yurdunu dağıtmış, kaçan Kıralı da Abhazya'ya değin takip ederek; yüz deveye ok, yüz deveye de yay yükledi ve kalabalık gerisiyle Meskhi'ye girdi. Kol kalesini kuşattı. Böyle güçlü bir kuvvet karşısında âciz kalan Hıristiyan ahali Acara'ya kaçmıştı. Burada çok kalabalık olmak toplanan kaçkın halk, yiyecek nesne bulamadığından ot ve ağaç yapraklarını yemeye mecbur kaldılar. Ebülkasım geri döndükten sonra yerlerine geldiler."
Not: Şavşat'ın şimdiki Cevizli köyünde bulunan ve çok büyük yonmu taşlarla yapılmış olan bu kilise de sivri çadır biçimindedir. Son yıllarda harabesi kalmıştı. Kubbe içinde Havvarilerin yağlı boya ile yapılmış büyük resimleri görülür.
BÖLÜM 20: BİZANS-BAGRATLI İLİŞKİLERİ ve TAİK BEYLİĞİ

Bu sırada Tiflis'te Sâcoğullarına bağlı bir İslam Emirliği, İmeret, Acara, Megrel/Dadyan ve Abhaz'da Hazarların 800'de "kıral"lığa çıkarttığı güveğileri Ançaba oğullarından II. Levon'un soyundan II. Gürgen/Görgi (921-955) hâkimdi. 934'ten sonra, TAYK'ın güney komşusu Karon-Eli (Erzurum) ve İspir bölgesi Bizans'a bağlı kaldı.

921'de Bizans Kayseri Lekapen (920-944), Kuropalat Kukh-Aşut'un "Ardanuç'u Bizans'a bıraktığını" ileri sürerek, işgal için ordu göndermeye kalkıştı. (Bir süre önce ölmüş olan) Aşut'un kardeşleri Gürgen ile Davit buna: "Kayser'in ordusu gelirse, İslamlara sığınıp çarpışacaklarını" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Bizans'ın Ardanuç'u işgali gerçekleşemedi.

923-958 Arası

Bagratlı I. Sembat çağıdır. 934'ten itibaren İspir ve Erzurum'da Bizans'tan himaye gören, Azerbaycan-Erminiyye Emirliklerinin Sâcoğlu, Misafirli, Şeddatlı gibi, 930-950 arasında üç soya geçmesindeki karışıklıktan faydalanan TAYK-GOGAR-İBER KIRALI Sembat, ülkesini tasasızca idare etti. Son yıllarında Artvin'in Döl-is-Khane (şimdiki: Hamamlı) köyündeki görklü kiliseyi yaptırdı.

958-994 Arası

I. Bagrat çağıdır. Bu sırada Kral I. Bagrat'ın kardeşi Kuropalat Adarnase, Bizans'tan himaye görerek Ardanuç-Oltu-Tortum bölgesini içine alan TAYK/TAV-ELİ'nin beği idi. Ölünce 961'de yerine yiğit oğlu Davit, beğ olarak, Bizans'tan "Kuropalat" unvanını aldı.

BÖLÜM 21: SELÇUKLU-BİZANS MÜCADELESİ ve BAGRATLILAR

976'da Başvartenik (Tunceli) bölgesinde ayaklanarak ahdî ele geçirmek için Sivas üzerinden İstanbul'a ilerleyen Mezopotamya Valisi Yavuz-Bardas'ın isyanından bunalan Kayser I. Basil (976-1025) "Tayk Kuropalatı" Bagratlı Davit beğden 978 güzünde yardım istedi. O da Çocuk/Gocik adlı başbuğu ve yiğit çerisiyle ilerliyerek, 24 Mart 979'da Sakarya boyunda Yavuz-Bardas'ı yendi. Kayser de mükâfat olarak, geçen yılki anlaşmaya göre Kuropalat Davit'e ülkesine komşu yerlerden: Pasın, Kam (Erzurum), Ovacık, Khaltoyariç (Küğdariç/Aşkale/Dapkan kesimi) ile şimdiki Tekman, Hınıs, Bulanık, Tutak, Patnos bölgelerini verdi. 1050 yılında Kuropalat Davit'in "ulsuzken zehirlenip ölmesine değin buralar Ardanuç/TAYK BEĞLİĞİ'ne bağlı kaldı. 994'de Malazgirt'i de alan Davit, 997-98'de Ahlat'ı kuşatmıştı.

Doğuda beliren SELÇUKLU tehlikesi, Bizans imparatorluğunu Gürcistan/Abhaz çevreleriyle daha yakından meşgul olma zorunda bırakırken, Bagratlı Gürcistan-Abhaz kıralları da bu yüzden Bizans'a daha da yaklaşma zorunda kaldılar.

Bizans kayseri 1018'den itibaren Gürcistan-Abhazya kesimlerindeki nüfuzunu arttırmaya başlamış, bundan üç yıl sonra da kuvvetleriyle buraları yağmalatıp kendi hükmü altına almıştır.

Kuropalat unvanı ile Ardanuç Beği olan Davit (1021-1026) Bizans hesabına idareye başlamış, Göle-Pasın-Şavşat-Ardahan ve Ahıska kesimlerindeki yerli Hristiyan beğlerle de anlaşıp, buraları Selçuklulara karşı koruma görevini üzerine almıştır.

Bundan sonra da, bütün yukarı-Kür, Çoruh, Karasu ve Murat-su boylarını İslam-Selçuklu akınlarına karşı koruyacak olan Bizans'ın Hazar, Peçenek, Gürcü ve Hristiyan Kıpçaklardan ibaret ücretli ordularının başına Ortodoks-Oğuz Türklerinden Büyük Libarit-Orbelyan tayin edildi.

Bizans'ın bu hazırlığına Ani'deki Gregoryen-Bagratlı kıralı da katıldıktan sonra, Bizans doğu sınırlarını iyice kuvvetlendirmiş oldu.

Kaynak: Kırzıoğlu Fahrettin Bey'in "Kronoloji"sinden burada biz de faydalandık.
BÖLÜM 22: SELÇUKLU FETİHLERİ ve BÖLGENİN TÜRKLEŞMESİ

Bundan sonra Bizans, Tiflis ve Revan çevrelerine de sokularak, Müslüman Cafer-oğulları ve Şeddatlı Emirliklerine saldırma yolunu tuttu.

Selçuklu Sultanı Tuğrul Beğ emriyle, İbrahim Yınal ile Kutalmış beğler Türk ordularının başına geçtiler. Bu kuvvetler 1048 baharında Erzurum'u Bizans elinden aldı. Selçuklu orduları aynı yılın güzünde de yukarı Pasın bölgesinde toplanan Libarit Orbelyan başbuğluğundaki haçlı kuvvetlerle karşılaştılar.

Deve-boyunu yanında geçen savaşta, Haçlı Başbuğu Libarit'i Selçuklular tutsak ettiler. Haçlı ordusu dağıldı.

Sultan Tuğrul, 1054'teki Selçuklu akınları sırasında bizzat sefere katıldı. Üç koldan yürüyen Selçuklu kuvvetlerinden birinci kol kuzeyden inerek Çoruh yatağını izledi ve Bayburt'a kadar olan yerleri zaptetti. Kutalmış beğ idaresindeki ikinci kol, Şeddatlı kuvvetleriyle de birleşerek 1053'te Kars kesimini Bizans kuvvetlerinden temizledi ve buradaki Ermeni/Gregoryen Bagratlı Kırallığına son verdi. Tuğrul Beğ ile kardeşi oğlu Yakuti kuvvetleri de Van çevresini zaptettiler.

Sultan Tuğrul'un ölümüyle, yerine kardeşi oğlu Sultan Alp-Arslan (1063-1072) geçince, 1064 baharında Horasan'dan ordusuyla Aras boyuna geldi. Büyük Sultan bu sırada, Kür ırmağı sağına düşen bölgelerle, Ahılkelek çevresini zaptetti ve Ani şehrini Bizans kuvvetlerinden temizledikten sonra Kars'a geldi ve sonra da İran'a doğru yürüdü.

Not: Bu Libarit Beğ, İslamlığı kabul etmediği halde, bundan sonra Selçuklulara yardımcı olmuştur. Elçi olarak Bizans merkezi İstanbul'a gidip döndükten sonra, Bagratlı Gürcistan-Abhaz Kıralı IV. Bagrat (1027-1072)'ı esir etti, ve bütün Çoruh boyu ile Abhazya'ya hükmetti. Oğlu olan İvane Orbelyan da 1056'da Bizans'ın Erzincan Valisi idi; aynı yıl Bizans'ın Doğu Valisi'ni yakaladı ve hazinesini ele geçirdi; Selçuklu beğlerine de elçi gönderip, Bizans elindeki yerlerin Türklerin eline geçmesinde aracılık etti.
BÖLÜM 23: SALTUKLULAR ve BÖLGENİN TÜRK YURDU OLUŞU

Alp-Arslan ikinci olarak 1076'da Bizans sınırlarına döndü ve Kür boylarına geldi. Veziri Nizam'ül Mülk'ü bir ordu ile Gürcistan'da Suram dağlarına doğru yolladı. Bu kuvvetler İmeret (Başı-açık) çevresini fethettiler; İmeret kıralı kaçtı ve Gürcistan'daki kaleler birer birer alındı.

1068'de Selçuklu kuvvetleri Trabzon'a kadar olan yerleri de fethettiler ve Çoruh boylarını yeniden alıp, evvelce dayanmış olan Bizans müstahkem kalelerini düşürdüler. Bu fetihler sırasında Abhazya'nın Bagratlı kıralı IV. Bagrat (1027-1072) Bizans'ın emrinden çıkarak Sultan Alp-Arslan'a bağlandı ve vergi vermeye razı oldu.

Bu fetihlerden sonra Selçuklu Sultanı, Horasan'a doğru gitti. Alp-Arslan'la ayrılmasını fırsat bilen Gürcistan ve Abhaz beğlikleri tekrar başkaldırdılar. Bunun üzerine Sultan geriye dönüp Aras ırmağını geçti, buraları bir daha çiğnedi ve yanındaki adamlarından hâkimler tayin ettikten sonra ayrıldı.

Sultan Alp-Arslan, 1071'deki Malazgirt zaferinden sonra, büyük yararlık ve yardımlarını gördüğü Selçuklu ve Türkmen beğlerine yeni alınan yerleri paylaştırdı. Bu arada Rize, İspir, Bayburt, Tercan, Pasın ve Kars bölgeleri ve Çoruh boyu; merkezi Erzurum'da olan Türkmen Saltuk-oğullarının dedesi Ebülkasım'a verildi. (Selçuklu tarihinde "Saltuk oğulları Emirliği" diye anılan bu beğlik 1071-1202 yılları arasında bu bölgeleri Selçuklu devleti adına idare etti. Bu idare çağında, yalnız Çoruh boyu Tortum'a kadar, 1124 yılında Gürcistan Bagratlı kırallarının Kıpçak kuvvetleri akınına uğrayıp, Saltıklı idaresi buralardan kalkmıştır).

Arpaçayı ve Ani bölgesi de eski Taş-oğuz Hanlarından Şeddad oğullarına bırakılmış olup, Ardahan, Ahıska ve Şavşat çevrelerinin Borçalı-Terekeme Emirliği idaresinde kaldıkları sanılmaktadır.

Sultan Alp-Arslan'ın ve ona bağlı bulunan Abhazya'daki IV. Bagrat'ın aynı yıldaki (1072) ölümleri, Çoruh ve yukarı Kür boylarıyla Abhazya'daki durumun değişmesine yol açtı. Ve Bizans'ın da yardımı ile, buralarda yeni bir Hristiyan üstünlüğünün ortaya çıkmasını kolaylaştırmış oldu. 1072'de yeni Abhaz ve Gürcistan kıralı olan IV. Bagrat'ın oğlu II. Görgi (1072-1090), Bizans imparatorundan bol paralar ve yüksek unvanlar alarak buralardaki Hristiyanları ayaklandırdı. Bir yandan da, Kafkaslar ötesinden ücretli Hristiyan ve Putperest yeni Türk-Kıpçak/Kuman akıncıları getirerek kuvvetlenmeye başladı.

BÖLÜM 24: TÜRK AKINLARI ve GÜRCİSTAN'IN İŞGALİ

Böylece büyük bir haçlı ordusu toplayan Gürcistan-Abhaz Kıralı II. Görgi, Gence Şeddatlı Emiri Fadlun ile savaşıp ordusunu yendi. Hristiyanların bu zaferi ile Ardahan, Şavşat ve Kalarcet bölgeleri kaleleriyle birlikte II. Görgi'nin idaresine geçti. Bu haçlı kuvvetleri az sonra da Kars'ı aldılar. Kıral Görgi bu sırada Kars şehrinin idaresi ve savunma işlerini "Şavşat Aznavurları" (ağaları) na bırakmıştır. Çoruh boyunun yukarı kesimleri bu sırada yine Saltıklı Emirliği elinde bulunmaktadır.

Bagratlı Görgi'nin elde ettiği başarıdan beş yıl kadar sonra, 1080 yılında, Alp-Arslan'ın oğlu Sultan Melikşah, Bagratlıların buralardaki hâkimiyetine son vermek istedi. ve Görgi'nin üzerine Büyük Başbuğlarından Emir Ahmed'i memur etti. Emir Ahmed, Müslüman Şeddatlıların yerli kuvvetlerini de emrine aldıktan sonra Görgi üzerine yürüdü. Şavşat-Posof arasındaki Arsiyan dağı eteğinde şimdiki Kol köyü yanında geçen büyük savaşta Görgi'nin ordusu bozguna uğratıldı (20 Haziran 1080). Selçuklu Başbuğu bu savaştan sonra Kars'a döndü ve şehri Şavşat Aznavurlarının tahakkümünden kurtardı.

"Emir Ahmet sonra, büyük ordusu ile tekrar Gürcistan'a girdi ve fetihlere başladı. (Kartvel ırkına bağlı) Gürcülere düşman olan diğer Hristiyanlar (Kıpçak ve Oğuzlar) bu Emir ile işbirliği yapıyorlardı. Gürcü Kıralı (Görgi) ikinci defa bu Emir'e karşı mukavemete teşebbüs ettiyse de, fena halde bozguna uğrayarak Acara'ya çekildi - Ve orada da takip edildiği için Abhazya'ya kaçmaya mecbur oldu. Kıralın hazinesi; silâhları ve sofrasına ait bütün kıymetli eşya ile gerek kıralın ve gerekse onun didebularının (gelinleri) otağları ve eşyaları iğtinam edildi."
Not: 920'de Sâc-oğlu Yusuf'un savaştığı Kol/Kuvel kalesi önü.
BÖLÜM 25: TÜRK BOYLARININ YERLEŞİMİ ve GÜRCİSTAN'IN DURUMU
"Emir Ahmet ve maiyetindeki diğer beğler (Gürcistan'dan aldıkları ganimetlerle) Arran'a dönerlerken yolda, maiyetlerinde birçok Türk-boyu ve oymakları bulunduğu halde (yerleşmek üzere) Anadolu'ya giden Eb-Yakup ve İsa-Börü adında iki büyük emire tesadüf ettiler, Onlara iğtinam etmiş oldukları altınları ve diğer servetleri gösterdikten ve Gürcü kıralının fena halde bozguna uğratıldığını söyledikten sonra Gürcistan'ın çok zengin ve hazinelerle dolu bir memleket olduğunu ve kalelerinin mukavemet edemeyecek bir halde bulunduğunu bildirerek, bu ülkede kalıp yerleşmelerini onlara tavsiye ettiler. Bunun üzerine, o iki büyük Emir yürüyüş istikametlerini değiştirip 1080 yılının sonlarına doğru Gürcistan'a girdiler ve maiyetlerindeki boyları ve oymakları her tarafa yaydılar. Artvin, Kalarcet bölgelerini denize kadar işgal ettiler."
"Ondan sonra Şavşat, Acara, Samıskhe (Ahıska), Azguret, (asıl Gürcistan'dan) Kartli, Kutayıs bölgeleri ile Çkordiya mıntıkası kâmilen Türkler tarafından işgal edildi; şehirler zaptolundu ve mukavemet edenler esir edildi. Bu arada mukavemet eden Kutayıs, Ardanuç şehirleri ile Kalarcet bölgesi tahrip olundu."

Türkler kış gelip de şiddetli kar başlayıncaya kadar Gürcistan'da kaldılar. Ve kışın Mukan'da bulunan kışlıklarına çekildiler. Ertesi sene yani 1081'de tekrar Gürcistan'a girerek fetihlere ve ganimet almağa devam ettiler. Türklerin bu taarruzlarına karşı duramayacağını görüp umutsuz bir vaziyete düşen Kıral Görgi, devam eden istilâ ve akınlarına son verebilmek için Büyük-Sultan Melikşah'ın yanına gidip iltica etmekten başka çare bulamadığından, İsfahan'a gitmek ve dergâhında kulluğunu arzetmek mecburiyetinde kaldı. Sultan, Kıralın ricalarını kabul edip haraç vermek, kendilerine tabi olmak ve aynı zamanda seferlerde maiyetinde bulunmak şartıyla onun ülkesini esirgeyeceğini vaadetti. Ve istilânın durdurulması için Arran ümerâsına fermanlar gönderdi. Kıral bundan sonra Likh dağlarını geçerek Abhazya'ya gitti ve oradaki karargâhında oturarak Büyük Sultanın bir tâbi sıfatıyle, Türk Emirleriyle hoş geçinmeye mecbur oldu. Büyük Sultan Melikşah (bu sıralarda) Azerbaycan'a ilâveten, Arran ülkesine amucasının oğlu Kutbettin İsmail bin Yakuti'yi umumi Vali, yani Türk kıralı tayin etmişti.

Not 1: Bu yerleşmelerde Şavşat-Ardanuç arasındaki Hozabir köyünde bir süre oturup sonradan Ançekura köyüne gelen bir ailenin torunları, bu köyde oturdukları mahalleye "Askhavet-gil" (Aşk-Âbad'ın bozuk söylenişi) denildiğini ve dedelerinin de oradan gelip yerleştiğini bana söylemiş olmaları bu tarihi olayla ilgilidir.
Not 2: Bagratlılar çağında Kalarcet Ardanuç bölgesinde yapılmış olan (9'cu yüzyıla ait) Ardanuç-Aşut Aziz-Pavlos, Hadzürset, Şadberti, Şad-berdi ve Anç gibi irili ufaklı kiliselerin bu sırada tahrip gördüğü sanılıyor.
Kaynak: Prof. M. Halil Yınanç'ın aynı eseri.
BÖLÜM 26: BAGRATLI DAVİT ve KIPÇAK İTTİFAKI

Bundan sonra, Selçukluların Anadolu ve Suriye bölgelerinde Haçlılarla savaşmalarından faydalanan Bagratlı prensi I. Davit 1089 yılında istiklâl ilân etti ve Türk-İslâm ordusu ile uğraşmaya başladı. 1089-1125 yılları arasında "Yapıcı" (İhyakâr) Davit adıyla anılan bu Hristiyan Bagratlı beğ, özellikle Ortodoks Kıpçak kuvvetlerinden faydalanmıştır. Sultan Melikşah'ın ölümünden (1092) sonra da Davit, Libarit Orbelyan'ın yardımıyla toparlandı ve 1100'de Kakhet bölgesini geçip ertesi yıl burasını zaptetti. (aşağıda da göreceğimiz gibi) Kıpçaklar, Kafkaslardaki Daryal'dan aşarak Davit'in ülkesine yerleşmeye başladılar. Bunlardan başka 1118 yılında 5.000 Hristiyan Kıpçak savaşçısı yine Daryal'dan, Kıpçak Hanı Otrak'ın oğlu Şara-Han'dan alındı. Az sonra bunlardan 40 bin asker daha getirildi. Bu sayede, 1120'de Erzurum Saltıklı Emirleriyle savaşa girişen Davit'in Hristiyan Kıpçaklı orduları, dönüşlerinde Çoruh boyunu yağmadılar.

Aynı kuvvetler dört yıl sonra (1124'te) tekrar Çoruh boyuna saldırdılar. Bu sırada İspir ve Ani Selçuklulardan zaptedilerek Gürcü-Kıpçak hâkimiyetine geçti. Davit bu kuvvetlerle Tiflis, Hereti, Kakhet, Somkhet, Daşır; Ardahan ve Artvin bölgelerini tamamiyle ele geçirmiş oldu.

Davit'in ölümünden sonra oğlu I. Dimitri, Daryal'dan tekrar Kıpçaklı kuvvetler getirtti, ve Bagratlı idaresine karşı isyan etmiş olan Orbelyan-Üçoklu hânedanını sindirdi. Bundan sonra 1130 yılına değin Çoruh boyları Dimitri idaresinde kaldı. Bu çağda Dimitri ordusunun Başkumandanı, Kıpçak başbuğlarından Kubasar'dı. Bagratlılar bu Kıpçaklı kuvvetlerle tekrar etrafa saldırdılar ve 1153'te Erzurum Saltıklı Emiri İzzeddin-Sulduk'u esir ettiler.

Bu sıralarda, Müslüman Kıpçaklardan Şemseddin Eldeğiz, Azerbaycan'da Atabeğler (Azerbaycan Atabegleri) Hükümetini kurmuştu. Bunun çağında (1145-1172) Müslüman Kıpçaklardan kurulu ordu kuvvetleriyle Hristiyan Kıpçakların akınlarına karşı koyuldu ve Ani zaptedilerek Şeddatlılara geri verildi. Ahıska-Oltu arasındaki bölgelerde Eldeğiz'in idaresine geçerek buralarda tekrar Müslüman Türk hâkimiyeti kuruldu.

BÖLÜM 27: GÜRCİSTAN'IN YÜKSELİŞİ ve TÜRK KUMANDANLAR

Aynı çağda, Bagratlı III. Görgi (1145-1184) de 1177 yılında, Gürcistan'daki Orbelyan-Türk hânedanını tamamiyle yok etmiş ve bütün ordu ve Başkumandanlık işlerini Kıpçaklara bırakmıştı.

Eldeniz'in ölümünden sonra, oğlu Mehmed Cihan'ın Atabeğliği (1172-1186) çağında da Gürcü-Kıpçak kuvvetleri tekrar ilerleme göstermişlerdir. Eldeğiz'in ikinci oğlu Kızıl Aslan'ın hükümeti (1186-1191) sırasında Ani, Ardahan ve Ahıska bölgeleri bu Hristiyan kuvvetlerinden tekrar kurtarıldı.

Fakat, III. Görgi ve I. Dimitri'den sonra Gürcistan'a yeniden ve pekçok sayıda Kıpçaklı kuvvetler getirildi. Dimitri'nin kızı olan ünlü Gürcistan Kıraliçesi Tamar'ın hükümranlığı (1184-1212) çağında, Kafkaslar kuzeyinden 1195'te külliyetli miktarda gelen bu kuvvetler Kıpçak Hanı Visivolod'un kardeşi Sevinç başbuğluğundaydı. Gürcü kaynaklarında, "Yeni-Kıpçaklar" adıyla anılan bu kuvvetler sayesinde Kıraliçe Tamar, Trabzon'dan Erdebil'e değin uzanan geniş bölgeyi ele geçirmiş ve Anadolu Selçuklularını yeniden tehdide başlamıştır. Tamar'ın Ordu Başkumandanlığını yapanlar da İvane ve Zakare adlı iki Hristiyan Türk kardeşlerdi.

"Gürcistan Atabeği" unvanını da taşıyan bu kardeşler, döğüşlerinde Azerbaycan Atabeğleri, güneyde Ahlat Emirleri ile savaşarak Kür ırmağı sağını mâlikâne edinmişlerdir. Kolu-uzun-oğlu anlamına Gürcü kaynaklarında Mkhargredzelidze diye anılan bu beğlerin şeceresini "Gürcü Profesörlerine Cevap"ında F. Kırzıoğlu Bey şöylece tesbit etmiştir: Khosro (Husrev), oğulları Kârim (Kerim) ve Avuk-Sargis; Avak-Sargis'in oğlu Zakarya/Zekerya ve İvane, kızı Nana; Zakarya'nın oğlu Şahanşah, İvane'nin oğlu Avak. Bu sülâlenin Gürcistan'daki yüksek memuriyetlerine son verilmesini de, aynı yazar, Vardan'dan naklen şöyle tesbit ediyor:

"Hülagü'nün Nasturi karısı Dokuz-Hatun'un Hristiyanları himaye etmesine rağmen, bazı Müslümanların iftiralarıyle, Haçın derebeği Gregöryen Celâl ve eski Ani beği Şahanşah'ın oğlu ve Gürcistan Ser-askeri Zakare, 1261 yılında uygunsuzluklarından ötürü öldürüldüler."
BÖLÜM 28: MOĞOL İSTİLASI ve SELÇUKLU-GÜRCÜ MÜCADELESİ

Gürcülerin bu son geniş istilâları, Konya Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad'ın çağına (1219-1235) kadar sürdü. Bu hükümdar çağında, Gürcistan'ın Abhazya'yı idare eden kırallık tahtında Kıraliçe olarak Tamar'ın kızı Rusudan bulunuyordu (1223-1247).

Bu çağda, Anadolu Selçuklularını doğudan üç Büyük tehlike etmektedir. Bunlar: Moğollar, Harzemli Celâleddin, bir de Moğolları Selçuklu ülkesine akına teşvik eden Gürcü Melikesi Rusudan'dır.

Doğudan ilerleyen Cengizli-Moğol ordaları önünde Harzemli Celâleddin 1225'te Tebriz'e geldi. Sonra Divin ovasına yürüdü ve 60 binlik Gürcü Kıpçak ordusunu Gökçe-göl altında yendi. Bu savaştaki Gürcistan ordusu kumandanı Saluk adlı bir Türktür. Aynı yılın Kasım ayında Tiflis ile yukarı Kür boyları Harzemliler eline geçmiştir.

Sultan Alâeddin Keykubad ile Celâleddin Harzemşah arasında yapılan "Yassı-çemen Meydan Savaşı" (5 Ağustos 1230) meşhurdur.

Sultan Alâeddin, Gürcü akınlarının önüne geçmek için, Erzurum Saltık oğulları hükümetine son vererek, Erzurum ve Kars çevresini devletinin idaresine bağladı. Böylece 1225'ten sonra, Bayburt-Artvin-Oltu-Ardahan arası bölgeler tekrar Selçukluların Erzurum eyaletine bağlandı, ve Moğol ordularının istilâsına (1239-40) değin aynı şekilde kaldı.

Cengizli-Moğol akınları başlamıştı. Çarmagon Noyan idaresindeki Moğollu kuvvetler 1239 milât yılından başlayarak Aras ve Kür boylarını işgal ettiler. Bir yıl sonra aynı kuvvetler Çoruh boylarına hâkim oldu. Ve bu akınlar Sivas'a değin yayıldı.

Selçuklu Sultanı bu akınları karşılamak için, (evvelce Saltıklı Emiri Muğis-üd'din Tuğrul-Şah'ın oğlu Davud ile evli bulunan) Gürcistan kıraliçesi Rusudan'ın da Moğolları akına teşvik ettiğini sanarak, Emir Kemaleddin Kâmyâr'ı Erzurum'a yolladı. Aynı kamuda olan Kemalettin askerleriyle Gürcistan'a girdi. Rusudan, Selçuklu Sultanına derhal itaat edeceğini, Emir Kemaleddin'e yolladığı bir mektupla arz etti.

Kaynak: Ahmet Refik Altınay "Tarihte Kadın Simalar", A. Şerif Baykur Erzurum Tarihi, Rusudan'ın meşhur mektubu Altınay'ın eserinde nakledilmiştir.
BÖLÜM 29: MOĞOL İLHANLILARI ve CAKE'Lİ SARGİS BEĞ

Ahıska ve Çoruh çevreleri ilk Cengizli-Moğol akınlarına uğrayıp Selçukluların hâkimiyetinden çıktıktan dört yıl sonra Kösedağ Savaşı (5 Temmuz 1243) yapılmıştır. Sultan Alp Arslan'ın 1071 Ağustosundaki Malazgirt Meydan Savaşı ile başlayan Anadolu Selçukluları tarihi, Köse-dağ savaşı yenilgisiyle tarihe karışıyor ve Moğol hâkimiyeti başlamış oluyordu.

Bundan bir süre sonra da, Cengiz Han torunlarından Mengü-Kaan'ın büyük kardeşi Helegü Han (1256-1265), İran'da bağımsız İlhanlı devletini kurmuştur. 1258'de Bağdad'ı zapteden Helegü'nun Abbasi İslam Halifeliğine son verdiği malûmdur.

İlhanlılar ilkten Hristiyan idiler. Helegü'nun hanımı, Kereyit Türklerinden Hristiyan-Nasturi mezhepli Dokuz-Hatun'du. Helegü'dan 30 yıl sonra İlhanlılar da Müslüman oldular, ve Tebriz şehrini başkent yaptılar.

Helegü zamanında İlhanlıların maliye işleri bozuk olduğundan vergiler çoğaltılmıştı. Hristiyan İlbeğleri halktan ağır vergiler toplayıp metbuları olan İlhanlı devletine vermekte güçlük çekip bunalmışlardı.

Bu yüzden Gürcistan Bagratlı kıralı Davit, Tiflis'ten kaçtı ve Dadyan-Suvanet dağlarına savuştu. Buna karşı İlhanlı Ordu Kumandanı ve Valisi Argon-Aka o yılın kışına doğru askeri ile Kutayıs'a kadar geldi ve Ahıska bölgesini de işgal ettiyse de âsi kıral Davit'i ele geçiremedi.

Bu sırada (Gürcü ve Rus kaynaklarında, Kıral Davit'in Eristavı/Beğlerbeğisi olduğu kaydedilen), Cake'li-Sargis adlı Kıpçak Beği, 8.000 kişilik atlısı ile ansızın Argon'un kuvvetlerinden bir kolu basarak bozmuştur.

Bu arada, Hristiyan-Oğuzlar'dan Babırlı Şahanşah'ın oğlu Gürcistan Atabeği Zakare Bey (1250-1261)'in kayınatası olarak Tayk Beği Sargis adı geçmektedir. Bu Sargis Beğin, Kıral Davit ile birlikte İlhanlılara karşı ayaklananlar arasında olduğu ve bu yüzden, (yukarıda da belirtildiği gibi) Helegü'nun Zakare'yı idam ettirdiği anlaşılıyor.

Kaynak 1: Kırzıoğlu M. Fahrettin "KARS Tarihi"
BÖLÜM 30: İLHANLI VALİLİKLERİ ve AHISKA ATABEĞLERİ

Gürcü kronikleri, bu ilk Caklı-Sargis beğin de 1268'de kıral Davit tarafından öldürüldüğünü yazmaktadır. Anlaşılıyor ki, 1260'da İlhanlı Kumandanı Argon'un askerlerine baskın yapan Sargis beğ sonradan uyuşmuş ve beğlerbeğiliğini yaptığı Davit'ten ayrılarak İlhanlılar tarafına geçmiştir. Bu olay, öldürüldüğü bildirilen bu Sargis beğ'in, Ahıska'ya Atabeg-Hakim tayin edileceğini ileride göreceğimiz Cake'li I. Sargis olamıyacağı sanımızı kuvvetlendirmektedir. Ya böyle olmuş, ya da, 1268'lerde Ahıska'ya Hâkim olan I. Sargis'in adı ile kaydedilen beğ'in vukuatı ile ölüm tarihleri biribirine karıştırılarak yazılmıştır.

İlhanlıların iç idarelerindeki Askeri-Valilik bölümleri arasında, bugünkü Ahıska-Kars ve Çoruh boyu bölgeleri bu devletin iki ayrı valiliğine verilmişti. Bunlardan biri, Helegü'nun oğlu Abaka-Han (1265-1282) çağında, şimdiki Kars İli'mizin Göle, Ardahan, Çıldır kazaları ve Çoruh kesimi (Cavakhet ile birlikte) "Abhaz ve Gürcistan Vilâyeti" adıyla Tebriz'e bağlı bulunuyordu. Valiliklerden biri de merkezi Tiflis olarak eski Gürcistan-Bagratlılar ülkelerini içerisine almaktaydı. 1265-1277 yılları arasında Anadolu Askeri Valisi de "Rum Memleketleri Emir-i Leşkeri" unvanını taşıyan ve Helegü'nun Mirâhuru olan Samagar-Noyan'dı.

Abaka-Han zamanında Gürcistan ve Abhaz Valisi, Kereyit Türklerinden Nasturi mezhebinde Sarıca-Beğ oğlu Ering/İrenç-Noyan'dır. Bu zat, Cak'lı Sargis ile oğlu Baka/Berka beğlere itibar göstermiş, Ahıska Atabeğliklerine aracılık etmiş ve Müslüman olduktan sonra da "Mevlevi tarikatına" girmiştir.

Kaynak 2: Aynı eser, sayfa 453.
BÖLÜM 31: GÜRCİSTAN'A YERLEŞTİRİLEN KIPÇAK/KUMAN TÜRKLERİ

Ahıska çevreleri ile Çoruh ve Kür boyları tarihinde adına sıkça rastladığımız Hristiyan-Ortodoks (Gürcü) mezhebinde oldukları ve Gürcistan'da yerleşip ordu kuvvetini temsil ettikleri gibi çoğu kez "Gürcü" diye de adlandırıldığını göreceğimiz Kıpçak/Kuman Türkleri üzerine burada kısaca bilgi vermeyi gerekli sayıyoruz.

Önce, Profesör A. Zeki Velidi Toğan'ın bu konu üzerinde verdiği öz bilgileri ve onun görüşlerini nakledelim: ".. OĞUZ DESTANI'nda Oğuz-Han'ın batı seferinde (Kafkasya çevresi üzerine) Kıpçakları, Edil (Volga)'ın batısında Yaman-Su adlı bir yerde yaşayıp, kuzeyde İt-Barak (Fin) kavmi ile, güneyde (Kafkasya) Derbent'te hudut koruyuculuğu etmekle görevlendirildiği anlatılıyor. Bu rivayete göre, bu saha KIPÇAK'ın yurdu idi. Ve oradaki vergileri toplayıp OĞUZ-HAN'a göndermekle mükelleftir. Kıpçak'a, İndir-Tang adlı yerler has-tımar olarak verilmişti."

"Peçenek Tarihinin müellifi Prof. N. Akdes Kurat da eserinde "Kıpçak" ismi üzerinde şunları bildiriyor: "... Bunların KUN, KUMAN, KIPÇAK adlarını taşımalarına gelince; bu hususta henüz izahat bulunamamıştır. Bilindiği üzere, Ebu'l-Gazi Bahadır-Han, Kıpçak sözünün "içi boş ağaç" olduğunu söylüyor. Fakat bununla mesele halledilmiş değildir. Kuman adına gelince, bunun önce bir şahıs adı olup, sonraları bütün bir "kabile"yi ifade eden bir ad olması muhtemeldir. Nitekim, Rus vakayinamelerinde KUMAN adında bir Başbuğa rastlıyoruz."

Hüseyin Namık Orkun "Türk Tarihi I" adlı eserinde, KIPÇAK/KUMAN kelimesi üzerine: "Nemzeth ise, bunu Sıgay lehçesindeki "hiddetli, asabi" manasına gelen "kıpçak" sözü ile aynı saymaktadır" diyor.

Kaynak 1: Z.V. Toğan, "Umumi Türk Tarihine Giriş I" s. 154.
Kaynak 2: Bugün Anadolu'da, içi boş nesnelerin daha çok kabuk-külçe kısımlarına "kapçık" deniliyor, Mermi kovanına da kimi yerde aynı ad verilir.
Kaynak 3: Aynı eser, s. 182-186.
Kaynak 4: H.N. Orkun'un aynı eseri, s. 204.
BÖLÜM 32: KIPÇAK/KUMAN TÜRKLERİNİN KÖKENİ ve YAYILIMI

Yine Z.V. Toğan tetkikine devamla: "Oğuznamenin zikrettiği bu mıntıkalarda Kıpçak kabilelerinin Milâd çağlarında yaşadığı Plinius'un kayıtlarıyla teyid edilmektedir. Bu (Bizanslı) müellif, Kafkas dağlarına yakın yerlerde birlikte yaşayan iki kavim sıfatıyle Kemaktac'le Uranlar'ı zikretmektedir. Aynı müellif Derbend-Kapısı hakkında: 'Buna KUMANA-KAPISI diyorlar' demiştir. Derbend-Kapısı'na Kumanla-Kapısı denilmesi ehemmiyetlidir. Çünkü 554'te yazılan Süryâni menbalarında, Derbend geçidi hakkında: 'Buna Türk-Kapısı diyorlar' denilmiştir. Sasanlı Nûşirevan, Hazar Hakanı Kâkım ile sulh akdetmiş olmasına rağmen, Derbend'i istilâ eden KIPÇAKLAR üzerine ordu sevk ederek onların kuvvetini kırıp, haraç mecbur etti ve Derbend'i mamur eyledi. Nûşirevan'a tabi olup tahtı yanında yer tutan dört Melik'in birisi sıfatıyle 'Kıpçak Meliki' zikredilmektedir."

"Bu rivayetler, Hazarlar'a tabi olan, bazan Sasaniler'e de itaat mecburiyetinde kalan KUMUK'lara ait görünüyor. Kumuklar bugün hakiki KIPÇAK şivesini safiyetle muhafaza eden başlıca bir boydur. Bu KUMUK'lar Azerbaycan ile Derbend Arapların idaresinde bulunduğu zaman dahi mevcuttu. İşte bu Kumuk-Kıpçakları'na Milâd çağında KUMAN denildiği gibi bazan TURK de denilmiştir."

"XIV'cü asır müellifleri, Kıpçaklardan 16 kadar büyük Urug sayıyorlar. Bunlar arasında: BARLI ve BORLI (Ulu-Borlu, Keçi-Borlu), Darut (DURGUT), KARA-BÖRKLİ, ÇORTAN, KANGAR-OĞLU, YEMEK gibi Kıpçak kabileleriyle beraber, BORC-OĞLU, BAS-KURT-UZ, AS BECENE (Peçenek) gibi müstakil kavim sayılan kavimler de dahil olmuştur."

Rus vakayinamelerinde birçok Kuman şahıs adlarının bulunduğunu kaydeden Prof. Nimet Akdes Kurat "bunlardan bazıları" olarak şu isimleri vermektedir: BAĞBAŞ, BOLUŞ, ASADUK, SAYUK, BELKA-TİĞİN, İTLER, KITAN, KURA, ALTUN-OBA, SANTUZ, KOBAX, KONGAK, İZAY, TOVLI, OSALUK, BARAK, TARSUK, ALKA, AKUS, AKTAY.

Kaynak 1: Z. Velidi Beyin aynı eseri, s. 155-157.
Kaynak 2: Peçenek Tarihi; s. 188.
BÖLÜM 33: KUMAN TÜRKLERİNİN FİZİKİ ÖZELLİKLERİ ve GÜZELLİĞİ

Hüseyin N. Orkun da aynı eserinde Kuman Reislerinin adları olarak şu isimleri naklediyor: Urus-Oba, Koçi, Arslan-Apu, Kikel-Apa, Kuman, Kaş-Apa, Kurt-Aka, Çenger-Apa, Surbar, Yuri (= yürü), Koçak, Beler, Yalma, Keldeç, İtek, Biter, Konca, Uzuz, Tolun, Alp-Er, El-Demür.

"Rus vakayinamelerinin POLOVÇİ dedikleri kavim, şark kaynaklarının KIPÇAK, yahut KIFCAK adını taşıyan bir zümredir. Bizanslılar ise onlara KUMAN diyorlar. Garp kaynaklarında ve Türkiye'de de bunlara Kuman deniliyor. Macarlar KUN, KUMAN, PALOC; Almanlar FALON, FALB; Ermeniler ŞARDEŞ adını vermişlerdir. Rusça, Almanca ve Ermenice'de muhafaza edilen bu kavim adı 'açık-sarı, sarı-saman renginde olan sarısaç'ı ifade etmektedir."

KUMANLAR beyaz ırkın en karakteristik vasıflarını haizdirler. Kumanlar hakkında malûmat veren bütün kaynaklar, bunların uzun boylu, giryet mütenasip vücutlu, güzel ve çok düzgün çehreli ve sarı saçlı olduklarını bildiriyorlar.

(Genceli) şair Nizami, Kuman-Kıpçak kadınlarının beyaz tenlerine meftun olduğunu bildiriyor. Şirvanşah bir Kuman güzeli tarafından teshir olunmuştu. Gürcü vakayinamesinden görüldüğü vechile, Gürcü Kıralı II. David'in (1089-1125) karısı olan bir Kuman kızı güzelliği ile temayüz ediyordu. Nihayet, meşhur Rüs-Halk-Destanı olan Solvo Polko İgorev'de güzel Kuman kızlarından bahsolunmaktadır.

Adın deyiminin, Gürcistan'da geniş ölçüde yerleştirilen bu Kıpçakların güzelliğine nisbetle bölgeler üzerinde yer tutmuş olduğunu da sayın Kırzıoğlu ilk olarak ortaya koymuştur. Gerçekten, asıl Gürcü (Kartvel) tipleriyle karışık olarak görülen bu sarı saçlı, mavi gözlü, sarışınların, gerek etnik ve gerekse vücut güzelliği bakımından "Kartvel" unsurlarından apayrı bir kurakterde olmaları ve bu vasıflarını günümüze değin saklamaları dikkat çekicidir.

Kaynak 1: H.N. Orkun'un aynı eserinden, s. 208-209.
Kaynak 2: Peçenek T. s. 182-186.
BÖLÜM 34: TÜRK-GÜRCÜ EVLİLİKLERİ ve KUMAN GÜZELLİĞİ

Osmanlı Padişah III. Sultan Mustafa (1757-1774)'nın ve III. Selim'in anası olan Miranşah da Osmanlı tarihinde "Gürcü-güzeli Miranşah Sultan" diye anılmaktadır.

Yukarıda gördüğümüz gibi, Gürcü kıraliçesi Rusudan'ın kocası Saltıklı Prensi Davud'dur. (Modern şecere ve tarih çalışmalarında Saltıklı Prensi Davud diye geçen kişinin Erzurum Selçuklusu Emiri 2. Tuğrul Şah'ın oğlu Türkanşah olduğu tespit edilmiştir. Dedesi 2. Kılıçarslan'dır. Rusudan ile evlenmeden önce Hristiyan olduğu ve Demetrius ismini aldığı bilinir. Yani sözkonusu kan bağı Saltuklulara değil direkt olarak Selçuklu Hanedanı'nadır.) Bu evlenmelerinden doğma olup sonradan Konya Selçuklu Sultanı II. Giyaseddin Keyhüsrev'le evlenen Tamar adlı güzel kız, II. Alâeddin Keykubad'ı dünyaya getirmiştir. Babası Türk olan bu güzel hanım da Selçuklu sarayında "Gürcü-Hatun" adıyla anılmıştır.

Kuman Türklerinin yeryüzünde görülmemiş derecede güzel, son derece yakışıklı ve sarışın oldukları, çağdaş Müslüman ve Hristiyan tarihçileri ile şairlerinin bunların güzelliğini övmede yarıştıkları, Türklük üzerine tetkikler yapan Avrupalı müelliflerin eserlerinde de belirtilmektedir.

Rusya'nın Harkov Arkeoloji Müzesinde bulunan Türk eserleri arasında Kıpçakların da medeniyetlerine bağlı önemli eserleri bulunduğunu gören Reşit Saffet bey de "Türklük ve Türkçülük İzleri" adlı eserinde bunlardan bahsetmektedir: "Rus Profesörlerinden Yakubovski ve Gölübovski'nin eserlerinde, Oğuz, Türk ve POLOFCI adlarıyla andıkları Kıpçakların, Rusya'nın güney steplerinde yaşayışlarına dair bilgiler verilmiştir. Bu eserlerde Kıpçakların Kafkasya kuzeyinden Prut ve Moldava ırmaklarına kadar uzayan sahada yüzyıllarca hükümran oldukları ve Balkanlarda teşekkül eden Bulgar hükümetlerinin kurulmasına fiili olarak katıldıkları tesbit edilmiştir."

Not 1: Rusudan'ın Emir Kemaleddin'e yazdığı mektubunda: "Eğer Sultan sulha razı olursa, benim, Selçuklu sultanından olan Davud'un nijadı (Büyük annesi Kıraliçe Tamar'in adını alan) güzel kızımı komşuluk dolayısıyle Melik-al-İslâm Giyasettin Keyhüsrev'in hücre-i izdivacına vermek istiyorum" dediği koz budur. (A. Refik, Tarihte Kadın Simalar).
Not 2: M.F. Kırzıoğlu, Rasony'nin "Türklük" adlı eserinden.
Not 3: R. Saffet beyin aynı eseri s. 72.
BÖLÜM 35: KIPÇAKLARIN DİNİ ve KÜLTÜREL ÖZELLİKLERİ

1252 Milâd yılında Rubruk adlı Fransız elçisi Karakurum'a giderken Kıpçak-Ellerinden geçmiş ve Kıpçakları "KANKLI" adı ile anmış, onların din ve cenaze defin törenlerini anlatmıştır.

Bu Fransız'ın kaydına göre; Kıpçaklar ölülerinin mezarları üzerine balballar (yüksek taş sütunlar) diker, minare gibi türbeler yaparlardı. Halk koyu Şaman olup, Hristiyanlık ancak Kıpçak arasında yayılmıştı. Hristiyanlıktan tekrar Şamanlığa dönenler de oluyordu.

Kuman hükümdarlarından birinin defin töreninden bahsedilirken şu malûmat verilir: ".. Bundan sonra, muhafız ve at (Hükümdarın cenazesi ile birlikte) kabire konmuş, üzerine rendelenmiş tahtalar yerleştirilerek herkes (mezar üstüne) toprak atmaya başlamıştır. Daha akşam karanlığı basmadan kabir üzerinde bir tepe meydana gelmiştir."

Kıpçakların gelenekleri ve halk kültürleriyle ilgili olarak; kahramanlıkları, ustaca ok ve yay kullanmaları, kımız içmeleri, kahramanlık şarkıları söylemeleri ve musikiye, zevke düşkünlükleri de bilinen özelliklerindendir: "Kıpçaklar çok güzel şarkı söylerlerdi, musikiye düşkün idiler. Onlar, kahramanlık destanlarını coşarak dinlerlerdi. Bilhassa Şarukan, Bus ve onun oğlu Sevinç, kora Konçak ismindeki kahramanlarına ait destanları söylerlerdi. Çok kımız içerler, destanlarını bu kımız meclislerinde söylerlerdi. Rus menbaları Kıpçaklardan Örev adlı bir şairden ve onun Kıpçak Hanları yanındaki büyük nüfuzundan bahsederler."

"Bütün Türkler gibi, Kumanlar da son derece savaşçı insanlardı. Millî içkileri kımız ve boza idi. Sakallarının ve saçlarının bir kısmını keserlerdi. Çok mâhirane yay kullanırlardı. Kumanların kendilerine mahsus yazıları da vardı. Bu yazının Uygur yazısı olduğu tahmin edilmektedir. Macaristan'daki Kumanlar dillerini uzun zaman muhafaza etmişlerdir. XVIII'ci yüzyılda Hristiyanların Bizim-Atamız Duası'nın Kumancasını okul talebeleri dahi öğreniyorlardı. Macaristan'ın Kumanca konuşan son Kuman'ı 1771'de ölmüştür."

Not 1: Şavşat'ta Yavuz köyde yüksek bir dağ tepesinin adı, "Kanklı-Yurdu" anlamına olarak "KANKLI-YET"tir.
Kaynak 2: Z.V. Toğan, "Giriş" s. 157-159.
Kaynak 3: H. Namık Orkun'un aynı eseri s. 232.
BÖLÜM 36: KIPÇAKLARIN GÜRCİSTAN'A YERLEŞİMİ

"Milyonlarca insan kitlesinden ibaret olan Kuman-Kıpçak câzibesinin Hristiyanlığı kabul edenlerinin Karadeniz ve Balkan taraflarında dağılıp munkariz olup gitmeleri, tarihimiz için çok ibret verici bir keyfiyettir."

Hristiyan Kıpçakların, Gürcistan Bagratlı kırallarının davetiyle Kafkaslar kuzeyinden inip Gürcistan'da, Kür ve Çoruk boylarında yoğun şekilde yerleşip ordu işlerini ve yüksek mevkileri elde ettiklerini (yukarıda geçen tarih kısımlarında) gördük.

Ortodoks mezhebindeki bu savaşçı unsurların, Müslüman Selçuklulara karşı ve pekçok sayıda ücretli ordular halinde kullanıldığını Gürcüce kaynaklar kaydetmişlerdir. Kıpçakların Gürcistan'a yerleştirilmeleri üzerine olan bilgiler Z. Velidi beyin aynı eserinde (s. 166, 174, 184-185) özet olarak şöyledir:

"..Bu yerleşmeler sırasında Türkmen boylarının birinci derecede ve Kıpçakların ikinci derecede önemli unsur olarak bulundukları görülüyor. Kıpçaklar daha ziyade İran ve Azerbaycan'ın merkez kısımlarıyle, Gürcistan'a bitişik Abhazya çevrelerinde çoğaldılar. Bunların Müslüman olanları, Selçuklulara hizmet maksadıyle Derbent yolundan Kafkaslar güneyine geçmişlerdir. Hristiyan Kıpçaklarının da Gürcü (Bagratlı) kıralları tarafından Selçuklulara karşı koymak için davet edilip ülkelerinde yerleştirildikleri malûmdur. Bunlara yerleştikleri yerlerde ikta yoluyla en verimli araziler tahsis olunmuştur."

Kıraliçe Tamar (1184-1212) zamanında bu Kıpçakların Gürcistan'da nüfuzları son derece artmış ve bunlardan Kutlu-Aslan adlı birinin memleketin maliye işlerini ele alıp kıraliçenin hükümranlık haklarını tahdit ettiğini ve Gürcistan idaresini bir "Devlet Şurası"na verdiğini görmekteyiz. Gürcü kaynaklarındaki "Eski-Kıpçak, Yeni-Kıpçak" deyimleri, Kıral I. Davit (1030-1125) ve sonradan Tamar zamanlarında getirilip yerleştirilen Kıpçakları ifade etmektedir. Gürcülere yardım eden bu Hristiyan Kıpçakların, Selçuklular emrine girmiş olan Müslüman-Kıpçaklarla savaşmalarından Gürcü kaynakları da bahsetmektedirler.

Kaynak 1: H. Namık Orkun, aynı eser.
Kaynak 2: Z.V. Toğan, aynı eser, s. 159.
BÖLÜM 37: KIPÇAKLARIN DEMOGRAFİK ETKİSİ ve KÜLTÜREL MİRASI

Kıpçak-Kumanların, Gürcistan'dan başka Anadolu'da da yerleştirilmiş olduklarına ve Osmanlı İmparatorluğu devrinde görüldüklerini anlatan Prof. Nimet Akdes Kurat, İstanbul'da "Defter-i Hâkânî" kayıtlarında bunlarla ilgili bilgiler bulunduğuna işaret etmektedir.

Kırzıoğlu M. Fahrettin bey, "Gürcü Profesörlerine Cevap" adlı tetkikinde, Gürcistan'a yerleştirilen Kıpçaklar üzerine özetle şunları nakletmiştir: IV. Bagrat'ın oğlu II. Görgi (1072-1090) Kafkaslar ötesinden Hristiyan ve Putperest yeni Türk/Kıpçak akıncılar getirdi ve bunlar sayesinde Emir Fadlun'un ordularını bozdu; Yukarı-Kür ile Kalarcet ve Şavşat bölgelerini ele geçirdi. Bagratlı I. Davit (1090-1125) çağında Kıpçaklar, Daryal geçidinden onun ülkesine yerleşmeye başladılar. Bunlardan başka, 1118 yılında beş bin Hristiyan Kıpçaklı askeri Daryal'dan alındı. Az sonra bunlardan kırk bin asker daha getirildi. Bu sayede Erzurum Saltıklı Emirliği'ne karşı savaşlara girişildi.

1195 yılında Sevinç başbuğluğunda gelen Yeni-Kıpçakları hesaba katmadan, sırf Davit çağında, 1125 yılına değin gelen Kıpçakların 50.000 asker çıkarabilmesi için, en aşağı bu kadar aile olması ve her aile 6 kişi hesabiyle, Gürcüler tarafından fethedilen yerlerde üçyüz bin Kıpçak'ın yerleştiğini kabul etmek gerekir.

Ordu, ticaret ve maliye işleri, bir asır süren bu Kıpçak-Gürcü Kırallığının parlak çağında Kıpçak unsurların elinde kalmış, Gürcülerin güzellik timsali sayılması da ancak Kıpçakların gelişinden sonra olmuştur. Dinleri Ortodoks mezhebinde olan ve bütün yazarlar dilinde "Gürcü" diye anılagelen zümre bu Türk unsurlarıdır.

Yine bu sayede, Atabeğler-Yurdu'nda Kıpçak-Çağatay ağzı Türkçesi hakim olup günümüze değin karakterini muhafaza etmiştir. Çoruh ve Kars çevrelerindeki "Sar-Gelin" türküsü ile "Sası-Çiçek/Sarı-Kız" halk oyunu da bu Kıpçakların hâtırasını teşkil etmektedir.

BÖLÜM 38: «GÜRCİSTAN» ve “GÜRCÜ» DEYİMLERİNİN MAHİYETİ

Çıldır-Atabeğleri'nin atası Cake'li Sargis Beğ'in bir Kıpçak aileden gelip, Posof'taki Cak-Su mevkiinde oturduğunu, Bagratlı Gürcistan kralları çağındaki «eski» ve «yeni» Kıpçakların ülkede yerleştirilme haberlerini ilgili bölümlerde gözden geçirmiştik.

Gürcistan ve «Gürcü» isimleri üzerindeki tetkik ve görüşlere gelince; eski ve yeni kayıtlarda geçen «Gürcistan, Gürcü-Beğleri hanedanı, Gürcistan-Atabeğleri» ve bunlara benzer isimleri, gerek Cak'lı / Çıldır Atabeğleri hanedanı ve gerekse onların hükmettikleri çevre ahalisi için etnik (kavmi) ve ilmi açıdan bir sıfat olarak kullanmak kabule şayan değildir.

«Gürcü»nün, Kolk-Kork/Gork-Gurgi'den sonraları Farsça «Gurci» olarak meydana geldiğini ve Gürcistan-Apkhazya deyimlerinin birer coğrafya adı olarak Kür ve Çoruh boylarına yayıldığını, yukarıda («Tarih Özeti» bölümünde) da görmüştük.

Bagratlı krallar, Artvin-Acara-İspir-Oltu-Ardahan bölgeleriyle birlikte «Asıl-Gürcistan ve Apkhazya» ülkelerine de yüzyıllar boyunca hükmettiklerinden «Gürcistan Kralları» unvanı bunlara alem olmuştur. Önce, İslam-Araplar, İranlılar ve Selçuklularca kullanılan bu isim böylece benimsenmiş, İlhanlılar'dan sonra da Osmanlı yazıcıları arasında revaç bularak kullanıla gelmiştir. «Gürcistan Vilayeti» adı da böyle olmuştur.

Hele, Cak'li-Çıldır-Atabeğleri için «Gürcistan Atabeğleri Hanedanı» deyimini kullanmak fikri tamamen yersizdir. «Tarih Özeti»nin ilgili paragrafında da belirtildiği gibi, «Gürcistan-Atabeğleri», yine Oğuz-Türklerinden, fakat Cakeli'lerden ayrı bir sülalenin adıdır.

Çevre halkının «Gürcü'den dönme» olduğunu sanmak, da bir başka görüş hatasıdır. Yerli-Hristiyan halk: Saka, Oğuz ve Kıpçaklardan oluşmuş bir Türk topluluğu olduğu halde, onların, Bagratlılar çağındaki «mutaassıp» Hristiyanlık akımlarından kendilerini kurtaramayıp, Putperestlik ve Şamanlıktan o dine dönerek Bagratlıların temsil ettiği ve Kartvellerin bağlı bulunduğu Ortodoks kilisesine bağlanmaları yerli halka da «Gürcü» sıfatının takılmasına yol açmıştır.

BÖLÜM 39: YERLİ HALKA DAİR DELİLLER

İlmi yönden «Asıl-Gürcistan» sayılan Kutayıs ve Tiflis çevreleri halkı, etnolojik anlamda «Kartvel» grubuna bağlıdırlar ve «Gürcü» sıfatına hiçbir zaman benimsemiş değillerdir. Bu Kartveller de Megrel, Suvar, Khevsur, Tuş gibi boylara ayrılmış olup dilleri aynı kökten olmakla beraber ayrılık göstermektedir.

Miladın VII. yüzyılında Gürcüleşmeye başladıkları ilim ülemasında bilinen ve bugün Türkçe ile birlikte kaba bir Gürcüce ile de konuşabilen Acaralılar dahi Kartvel grubundan ayrı olarak mütalaa ediliyor. Bunun gibi, bugünkü Artvin İli'mizin Borçka ilçesiyle, Şavşat'ın İmerhev kesimi köylerinde pek güzel Türkçe ile birlikte konuşulan Gürcüce de, Acarlar'ın VII. yüzyıldan sonra benimsedikleri usul Gürcüceye çalan o kaba dilden başka bir şey değildir.

Osmanlı fetihleri sırasında Ahıska-Artvin-Tortum-Oltu bölgelerinde yaşayan Hristiyan yerli ahalinin isimleri de bu konuyu aydınlığa kavuşturucu kesin delillerden biridir. İlk tahrir defterlerinde vergi mükellefleri arasında geçen bu isimler çok şekillidir. Biz bu insan adları arasında, bir babanın birkaç oğlundan bir-ikisinin ayrı ayrı Hristiyan adları aldıklarını, fakat kardeşler içinde: GÖKÇE, BUDAK, SAL-KAZAN, BAYINDUR gibi isimlerin de bulunduğunu tespit sırasında görüyoruz. O nisbette baba adları yabancı olmasına rağmen oğulların adı Türkçe olduğu gibi, babası Türkçe isim taşıyanların oğullarından biri yabancı olanı da vardır.

Kaynak: Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğü, «Kuyud-ı Kadime» kısmındaki «Sicil-i Liva-ı Çıldır» ve «Ardanuç Sancağı» tahrir defterlerinden tespit ettiğimiz vergi mükelleflerinin Türkçe adlarından örnek olarak bir kısmını göreceğiz. ( ) içine aldığımız rakamlar o ismin kaç yerde okunduğuna işarettir. İsimler Ardanuç köyleri ile o çağdaki «Ardanuç Sancağı»nın bağlı Vake ve Cağıs/Cak-is nahiyeleri köylerindeki mükelleflere aittir.
BÖLÜM 40: TÜRKÇE ADLAR ve DİL MESELESİ

Bu Hristiyan yerli ahalinin, «benimsenik dil» olarak genellikle Gürcüce konuştukları iddia edilemez. Gürcü yazarlarının, kendi çıkarlarınca ileri sürdükleri bazı iddialar da yok değildir fakat, bunlar tarafsız bir bilim görüşünden uzak iddialardır.

Bizim Evliya Çelebi, Ahıska-Çoruh boyu çevresini 1646 yıllarında gezmiştir. Seyahatname'sinde 8-10 Gürcüce kelime kaydeder. Bunları yazar, fakat, nerelerde Gürcüce konuşulduğunu, hangi yerlerde Öz-Türkçe söylendiğini bir türlü belirtmez. «Gürcü gulâmı, Gürcistan çorabı» der geçer. Evliya, bunları söylerken, Hristiyan Atabeğlerin Ardanuç Kalesi karşısında bu kalenin «İleri Karakolu» demek olan «Karavul» adlı köyü gibi Türkçe adlar taşıyan yer adlarından hiç söz açmaz. Karakol (Karagol)'un eski Türkçe şekli olan bu «karavul» adı ilk Osmanlı tahrir defterlerinde de kayıtlıdır. Bundan, Atabeğler ve Bagratlılar çağında da Türkçe adlar alan köylerimiz bulunduğu anlaşılıyor.

Örnek İsimler:
A—Ali-bus, Acıt, Abacık, Adlu-beğ, Ağa-beğ, Ağarit, Ağara (3), Ağnar (Anglar, aular), Ali-Balam (6), Arslan, Ayduk...
B—Babu, Babacan, Balam, Babırsa, Babur, Baduca, Balaban (7), Balbacan, Balu (4), Balı, Balam, Batuca, Balvan, Bakık, Baran (4), Basa, Basan, Basara (2), Basık (12), Bayındur (12), Bayram (6), Beğdaş, Belgi, Bilân, Bilco, Pilesün, Budak (6), Börü, Böre...
C—Ceculs, Celasun (3)...
D—Değer (3), Değe (2), Döğerlen, Delici, Demüre, Demden (3), Dolmaz, Döğer (2), Dokmaçmur (veya Dokunmaz)...
E—Emis, Em-iya, Er-teğdu...
G—Göçen, Küçen, Göğül, Gongar, Gökçe (64), Gül-Sara (9), Göyge...
H—Havlar...
İ—İli-yar...
K—Kekaura-Beğ, Kanduralı, Kirar, Kobak, Kurban...
M—Macura (6), Macarla, Maral, Maran (6)...
O—Onasur, Ovra...
P—Pir-Ali, Pir-Budak (3)...
S—Sagre, Satal, Salam (3), Salar, Sar, Saru-beğ, Sakazan (5), Salasın (4), Surcan (Surhan), Sualtan (3), Sutan, Sürendi (5)...
Ş—Şah-Eri...
T—Targan, Tacik, Turam (3)...
U—Ugarus, Uluca, Uran, Urkas...
V—Var-toğan, Vasa-Değ (2)...
Y—Yaralı, Yar-sultan, Yarar (20), Yasun (18), Yetir, Yiğurlu (Uyurlu), Yörür (7), Yordan (6)...

Not: En eski Artvin köylerinin yerleri ve adlarını «Artvin Çevresindeki Yeradlarımız» adlı seri yazımızda neşretmiştik. (M.A.Ö.)

BÖLÜM 41: YEREL DİL ve KÜLTÜR ÜZERİNE GÖZLEMLER

Evliya'dan bir asır sonra da olsa Ardanuç'tan çıkan ve 1785'lerde şairliğe başlayan Hak Şairi Âşık Sıdki gerçeği açıklar ve:

"ARTVİN'i sorarsan dili Osmanlı
ARDANUÇ Şehbâzı hep demir-enli"

Günümüzün Ardanuç merkez kesimi halkı, Şavşat-Ardanuç arasındaki Irmaklar (esk: Samgar/Samıskar) bölgesindeki yedi köyü «Gürcü-kolu» diye anmaktadır. Bunun sebebi: («Tarih Özeti»nde de görüldüğü gibi) 1080 yılında Selçuklu Emiri Ahmed'in, Gürcü kıralı Görgi'nin idare ettiği haçlı kuvvetlerini ezdikten sonra, Ardanuç-Kalarcet'te o sırada yerleşen (Ebu-Yakup ve İsa-Börü başlığındaki) Müslüman Oğuzların, o çağda Samısgar'daki ünlü ANÇ Kilisesine bağlı bulunanlara, (hem din ve hem de bölge ifade etmek üzere) «Gürcü-Kolu» demiş olmalarından başka bir şey değildir. Bu örnekle de görülüyor ki, «Gürcü»lük, bir milliyet-ırk ifade etmekten uzakta, ve sadece dini yönden kullanılmış bir uydurma deyimdir.

Kâmilen andığımız Evliya Çelebi'mize, şuracıkta durup: Gezilerinizde Ardanuç'un Sumgar bölgesine de uğradınız ve oradaki halkın konuştuğu dili dinlediniz mi? sualini soracağı geliyor. Rahmetliye yine sorsak ve desek ki: Seyahatiniz sıralarında Ardanuç bölgesinde Sıdki gibi bir başka halk-saz şairi var mıydı? Vardıysa, şiirlerini hangi dille söylerdi?..

Bunun yanında Kartvellerin ünlü yazarı Sota-Kostavel'in eserlerini çevremizde okuyanlara rastlandığımı, ya da Gürcistan'dan gelme Halk bilgisi (Folklor) Ürünlerinin benimsenip yaşatıldığını kimler iddia edebilecektir?..

Not: 1950 yazında, yerel halk türküleri ile halk sazlarını tespit etmek üzere, Rahmetli Müzaffer Sarısözen ile, sayın Halil Bedii Yönetken Artvin'e geldiler. Tespit sırasında, (bugün İstanbul Radyosundan, türküleriyle çeşitliliğini dinlediğimiz) Şavşatlı Cevri Alundaş'ı da dinlediler. Halil Bedii bey, «Cevri Alundaş ustaların verdiği ürünler, Ahıska kültürünü temsil eder, örnek değerdedir» demişti. Üstad bu deyimi ile, çevrenin Kıpçak/Çağatay halk kültürünü yaşattığına işaret etmekten başka neyi kasdetmiş olabilirdi. (M.A.Ö.)
BÖLÜM 42: MÜSLÜMAN-GÜRCÜ ve HRİSTİYAN-GÜRCÜ DEYİMLERİ

Sırası gelmişken, bir de «Müslüman-Gürcü, Hristiyan-Gürcü» deyimlerine değinelim. Bu isimlerde dikkate değer husus; din ve mezhep ayrılığının etnik bir damga olarak kullanılmasındaki yanlış görüştür. «Müslüman-Gürcü» deyimi genel olarak Acar'lar için kullanılır olmuş yerli bir tanımdır. Oysa, yukarıda da değindiğimiz gibi Acarlılar, Kartveliyen değildir. «Hristiyan-Gürcü» sözü ise, yine aynı yanlış deyimle Kartvellere yakıştırılmıştır. Hâlbuki, bu Kartvel topluluğu içinde bu asırda dahi Hristiyan Oğuz ve Kıpçak unsurlar yaşamaktadır.

T. Yılmaz Öztuna'nın, Hayat Kitapları Serisi'nden son yıllarda çıkan TÜRKİYE TARİHİ II adlı eserinde (s. 62), Alp Arslan'ın fetihleri anlatılırken: «bu sıralarda bir kısım Gürcüler Müslüman dinini kabul etmişlerdir» deniliyor. Biz bundan, Kartvelleri değil de, Acarlılar ile Çoruh boyundaki yerli Hristiyan Oğuz, Kıpçak ahalinin İslamlığa girdiklerini anlıyoruz. Akkoyunlular'dan sonra Osmanlıların gelişinde, Ardanuç merkezinde harap bir cami ve köylerinde Hristiyan ahali arasında bir kısım İslam halkını da bulup ilk tahrir defterlerine adlarını İslam olarak geçirmiş olmaları da bunu gösteriyor.

Yine T. Y. Öztuna'nın aynı eserinin 65'inci sayfasında: 1071 Malazgirt savaşında, Bizans ordusu içindeki «Gürcüler, Aphazlar, Ermeniler, hatta Peçenek ve Uz'lar gibi İslam olmayan ücretli askerler vardı» cümlesinde geçen «Gürcüler» sözünde de: Gürcistan ordusunu teşkil eden Hristiyan-Kıpçaklı kuvvetli varlığını görmekteyiz. Ne var ki, bu konular genel tarih bilgisi veren bu gibi klasik tarih görüşlerinde açıklanmayarak kapalı bırakılmaktadır.

Bu arada, «Gürcülük» konusunda, yukarıdakilerinden daha başka biçimde, hatta bilim görüşünden yoksun ve anlamsız bazı «uydurma» deyimlere son yılların yayım organlarında da rastlayıp, dost-düşmana gülünç olmaktayız: Burada çıkan ve «Milliyetçilik» iddiasıyla övünen GÜNEŞ dergisinin Nisan 1964 sayısında «Milli Mücadelede Gürcistan» başlığını taşıyan bir yazı gözümüze ilişti. L. Ertuğrul Kazancı adlı genç yazıcı, şimdiye değin rastlamadığımız bir dizi «uydurma» isimler veriyor: «Gürcü-Türkleri, Müslüman-Gürcü-Türkleri, Kahraman Türk-Gürcü Milleti, Gürcüstan'ın Acara ve Batum havalisi..» ve buna benzer... Bir tarihçi olmadığı öğrenilen bu kalem deneyicisinin başından büyük hatalar yaparak bütün bu yakışıksız ve asılsız sözlerle döne dolaşa «Gürcistan Türkleri» demek istediği anlaşılıyor.

BÖLÜM 43: TARİHİ YANILGILAR ve DÜZELTMELER

Yine bu konuda, geçmiş iki olayı burada hatıra olarak anacağız: Artvin'in Veziriye (şimdi: Vezir) köyünden yetişip, 93 savaşıyla Bursa'ya yerleşen bilgin Hafız Ahmet Efendi anlatırmış: 93'ten önceleri Kars'ta okuyup İstanbul'a medrese tahsiline gelince, arkadaşları kendisine «Gürcü-Hafız» demeye başlamış. Hocamız buna çok üzülmüş, içerlemiş, gerekli cevapları verip onları bu konuda iknaya muvaffak olmuş. Aynı 93 yıllarında ve daha sonraları Bursa ve çevrelerine göçüp yerleşen, Acara-ağzı-Gürcüce'nin ağzını dahi bilmeyen, fakat, «gürcü» adıyla şöhret bulan muhacirlerimizin, rahmetli Hoca'nın bu dersinden faydalanmaları gerektiğini sırası geldikçe onlara hatırlatırdım. Biz, uzun yıllar bulunduğumuz Artvin çevrelerindeki, tetkikler ve halkla yaptığımız samimi temaslarımız sırasında, oradaki yerlilerden birinin çıkıp «gürcüyüz» dediğini duymuş değiliz.

İkinci olarak, Atabeğlilerle de ilgili bulunan şu acayip olayı nakletmek gerekiyor: Bu sayfaların «Biyografiler» kısmında görülen, ATABEĞLER torunlarından ve ünlü devlet adamlarımızdan rahmetli Topçu Ali Rıza Paşa (1854-1921)'nın vefat haberini alan o zamanın Ankara gazetelerinden İLERİ gazetesi, hep bu yanlış gelenek yüzünden olacak, merhum Paşa'yı «Gürcü Ümerasından» unvanıyla kaydetmiş. Gazetedeki başlık da: «Gürcü Ümerâsından Rıza Paşa vefat etti» imiş. Bu haberi okuyan Büyük Millet Meclisinin ilk dönem Batum Mebuslarımızdan rahmetli Mehmet Edip (Dinç) bey de, bu yanlış unvanın düzeltilmesini gazete idaresine hatırlatmış ve onlara gerekli izahlarda bulunmuştur. Gazetenin ertesi günkü sayısında bu hatasını düzelttiğini, Edip bey bana anlatmıştı.

Not 1: Son Osmanlı Mebusan Meclisinde Bursa Mebusu idi. Son yıllarında ATATÜRK'le görüştüğü ve Ata'nın bu yeni fikirli Hocayı takdir etmiş olduğu söylenir. Oğlu, Yüksek Seçim Kurulu Başkan vekili sayın Adil Dündar'dır.

Not 2: İLERİ gazetesinin koleksiyonunu Ankara'da bulamadım. (M. A. Ö.)

BÖLÜM 44: TARİHİ TERİMLER ve ETKİLERİ

Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki Bizans idaresindeki Anadolu'ya İslam Ülkelerinin «Diyâr-ı Rûm» demelerinden sonra buraya yerleşen Selçuklulara bu isimle ilişkili olarak «Rum Selçukluları» denilmesi de böyle olmuştur. Ziya Paşa'nın kendisine «Şair-i Rûm» demekte bir sakınca görmeyişi de buna benzer. Büyük Mutasavvıf Mevlana Celâleddin'in «Rûmî» sanıyla anılması yine böyledir.

1539-1551 arasında Tortum-Oltu-Livana-Ardanuç arasında yapılan Osmanlı seferleri sırasında Atabegli kale kumandanları ile muhafızlarının, Hristiyan olduklarından, sefernamelerde genellikle «Gürcü» adıyla anılmış olmalarının nedenleri buraya değin yapılan izahlarla anlaşılmış olsa gerek.

Bu kısa açıklamalardan sonra, rahatlıkla söyleyebiliriz ki «Gürcü'den dönme» gibi olumsuz bir vasfın muhatabı olmakla beraber, kasıtlı açılıp yayılmış bir propagandayı dinlemiş olan Oğuz/Türkmen, Kuman Kıpçak torunları, dedelerinin «Karanguş, Kartankuş, evli, tandırlı, yaylaklı, uru (çayır)-lı, Ağara'lı ve Egrek/Egerek (ekenek)-li» bölgelerin yerlicisi olduklarını artık iyice bilmeli ve öz varlıklarının sahibi olmalıdırlar.

Ortodoks oldukları için, o mezhebin temsilcisi kiliselere bağlı kalıp, türlü zulümlerle efsaneleşmiş rivayetlerden tespit ettiğimiz mutaassıp Ortodoks papazlarının korkusu ile, Öz Türkçe insan adları yanında oğullarına kimi de (Mikel, İstepan, Livane, Yosebit... gibi) yabancı Hristiyan adları verme zorunda kalan yukarıda adlarını verdiğimiz yerli-Oğuz mükellefler, işte böyle takma ve uydurma bir adla «Gürcü» sayılıyordu.

Not 1: Bu konuda daha geniş bilgiler alıp aydınlatmak gerekirse, F. Kırzıoğlu'nun «Gürcü Profesörlerine Cevap» adlı basılmamış risalesinin görülmesi maksadı sağlar.
Not 2: Yer adlarımız üzerine olan bu ifadelerimiz geniş olarak, Şavşat'ta yayınlanan ŞAVŞAT POSTASI gazetesinin 24 Ocak / 2 Haziran 1964 günleri arasındaki 221-332 sayılarında «Çoruh Çevresinde: Yer Adlarımız» başlığı altında yayınlanmıştır. (M. A. Özder)
BÖLÜM 45: ATABEĞLERİN KÖKENİ ve TARİHİ KAYNAKLAR

Bu bölümdeki sözlerimizi bitirirken, Cakeli Atabeğler bölümünün giriş kısmında ve Gürcistan'a Yerleştirilen Kıpçak-Kumanlar başlığı altında nakledilen bilgilere özellikle bir gerçeği daha eklemek gerekiyor: Sayın Kırzıoğlu'nun tespitine göre, Erzurum'da memur olarak bulunan tarihçi Âli bey, Çoruh-Ahıska arası tarihi ile de ilgilenmiş ve bu yerlerin halkını iyice tanımıştı. Bu zatın «Künh-ül Ahbar» adlı eserini de kaynak göstererek Gürcü Profesörlerine Cevap veren Kırzıoğlu, Atabeğlilerin Kartvel/Gürcülerle etnik bakımdan ilişkileri olmadığını delillerle ispatlamıştır. Bu yazarın ifadesiyle:

«...amma, Altunkale Melikesi acze (ihtiyar hatun) DEDİS-İMED ve evlâdı, TAMAR ve DAVID (Gürcistan Kraliçesi) evladından değildür. Zu'mlarınca MİRZA ÇABUK neslinden oldukları şöhret bulmuşdur.»
II. BÖLÜM: CAKELİ ÇILDIR-AHISKA (SAMTSKHE) ATABEĞLERİ
a) Giriş

Tarihteki görünüşlerine yukarıda, Girişimizde kısaca değindiğimiz Çıldır Atabeğleri üzerine yaptığı tetkikleri, KARS TARİHİ müellifi Kırzıoğlu Fahrettin bey şöylece özetler:

Kaynak: Kırzıoğlu M. Fahrettin, «Artvin Tarihinin Kısa Bir Özeti ve Ardanuç Sancağının Osmanlılar Tarafından Fethi» başlıklı seri makalesi, (Bursa'da HAKİMİYET gazetesinin 29.3.1964 ile 18.4.1964 günlü sayılarında ve Artvin'deki Hür ÇORUH ve Serhad Artvin gazetelerinde yayınlanmıştır).
BÖLÜM 46: ATABEĞLERİN YÖNETİM YAPISI ve BÖLGESEL DAĞILIMI

1268'de Posof-Ahıska kesiminde kurulan Kıpçaklı Atabeğler, Çoruh boyundaki eski Bagratlı başkenti sarp kayalıktaki Ardanuç Kalesi'ni başkent edinmişler, ve zaman zaman Erzurum'a yakın Tortum-Kale'ye oturmuşlar ve 310 yıl yaşadıktan sonra Ahıska'nın fethi ile 1578'de ocaktan kaldırılmışlardır.

1479'da (Trabzon çevresindeki Torul Beğliği Fatih Sultan Mehmed'in emriyle yıkılıp Gümüşhane bölgesi fethedildiği sırada), Atabeğlerin Müzahabet denilen (Borçka ve Şavşat kesimleri dahil) kolu, Ardanuç'taki ana koldan ayrılıp; kendi gönül istekleriyle Osmanlılara itaatle bağlandılar. Bu Macahel/Maçahel (Mackh-il) kolu Atabeğleri o yıldan itibaren Ocaklık olarak İmerhev ve Şavşat ve Maçahel diye sonradan üçe ayrılan sancaklarda atadan oğula geçen beğlik olarak yaşamışlardır. Vergilerini önceleri Trabzon sancağına ödemişler, sonradan da merkezi Çoruh ağzındaki GÖNYE kalesinde olan sancağa bağlı kalmışlardır. 1535'te Erzurum Eyaleti kurulunca da vergilerini Erzurum hazinesine ödemişlerdir.

Kılıçla fethedildiği için Ardanuç'ta yerli atabeğler ocağı yoktur. Halbuki Şavşat-İmerhev ile Nısf-ı Livana da denilen Pert-Eğrek bölgesi (Yusufeli), kan dökülmeden (1549) kendiliğinden Osmanlılara itaat ettiğinden buralarda eski Atabeğlerin torunları (III. Bölüm'ün c-Paragrafında görüleceği gibi) Ocaklık olarak hükümet etmişlerdir. Eski kudret ve nüfuzları 1839 Tanzimat Fermanı'yla zayıflamış ve Cumhuriyet devrinde kendilerine arazi veya para verilerek resmi görevleri kaldırılmıştır.

İspir ile Borçka arasındaki Çoruh boyu ile Göle ve Ardahan, hatta Çıldır gölü çevresi ve Kobluyan Adıgon-Altunkale kesimleri ise, Atabeğlere ve Ardanuç merkezine bağlı küçük Atabeğ kolları halinde idi. Bu küçük Atabeğler:

1— Samtskhe (Ahıska-Kobluyan-Ardahan)
2— Cakhet (Ahılkelek-Çıldır)
3— Kalarcet (Ardanuç-Artvin-Yusufeli-Tavuskis)
4— Tao (Oltu-Tortum-Narman)
BÖLÜM 47: ATABEĞLERİN İSLAMİYET'E GEÇİŞİ ve YÖNETİM YAPISI

gibi dört kola ayrılmıştı.

Atabeğlerin Macahel-Şavşat kolu da 1479'dan beri Osmanlılara Ocaklık olarak bağlı bulunuyordu ki, Erzurum Beğlerbeğisi Lala Mustafa Paşa'nın himmetiyle 1573 yıllarında İslam dinini resmen kabul ettiler. («Şavşat Emini Esferudun Beğ» adıyla Lala Mustafa Paşa vakfiyesinde adı geçen beğin oğulları olup) Macahel'den Lagves-Ahmed, İmer-Hev'den Mehmed, Şavşat'tan da Mahmud diye adlarını değiştiren Atabegler, işte Lala Mustafa Paşa'nın gayretiyle ve gönül isteğiyle Müslüman olanlardır.

b) Atabeğler Hükümetinin Başlaması

KARS Tarihi müellifinin eserine aldığı bilgilere göre, Atabeğler'in tarihteki ilk faaliyetleri şöyle başlar:

«Gürcü kronikinde, 1268 yıllarında Kars'ın Posof kazasının şimdi Ahıska hududu üzerinden geçen Cak-su üzerindeki Goki CAK-Kalesinin Kıpçaklı beğlerinden Ortodoks Hristiyan Sargis ile yiğit oğlu Baka (Berkar/Berke) beğ, Abaka Han çağında «Gürcistan ve Apkaz Vilâyetinin Vali-Başbuğu olan Kereyitlerden Sarıca-oğlu İrencin/Erinç Noyan zamanında devlete (İlhanlılar'a) yararlık gösterdiler. Sargis Beğ (1268-1285), Gürcistan ve Apkaz Vilâyetinin Ordu-Başbuğu olarak yerli Hristiyanlardan kurulan askerin idaresine bırakıp İrencin-Noyan'a hizmette bulundu. Bundan ötürü Caklı Sargis'e ve yiğit oğlu I. Baka Beğ'e (1285-1306) yukarı-Kür ve Çoruh boylarının büyük bölümü ile Acara bölgeleri mülkine olarak verildi.»

Gürcü kronikinde, Bagratlı kıralı II. Demitri (1273-1289) çağında Atabeg olan Caklı I. Baka'nın şu yerleri mülkine edindiği bildiriliyor: Taş-is-kâr (Taş-Kapısı demektir, Kazgürd'ün aşağısı Osmanlıların Berde-boğazı dedikleri şimdiki Borcum büğür adlı kayalık geçitten Karno-Kal'a (Erzurum)'a değin uzayan yerlerin hepsi:

a) Samtskhe (Ahıska-Azgür-Kobluyan-Posof)
b) Acara
c) Şavşet
d) Kalarcet (Artvin-Yusufeli-Ardanuç)
e) Tao (Oltu-Tavuskar, Tortum)'un büyük bir kısmı
BÖLÜM 48: ATABEĞLERİN MÜLKİYET ve HÜKÜMET ALANLARI

f) Vaşloban (Elmalık demek olsa gerek, Çıldır'ın Ku-kale nahiyesinde şimdiki Çinçavat köyü: Vaşlop yerinde);
g) İsigal-deresi demektir, (Kurt-kale-Varzıya-Hirtis bölgeleri);
h) Ardanuç (sonra Atabeğ merkezi olunca: Ağca-Kale denilirken, Kanuni çağında fethedilecek olan kale ve çevresi);
i) On iki zaviye (dünyasından geçmiş keşiş-dervişlerin yollardaki manastırları bölgesi);
j) Kola (Göle);
k) Karni-Fola (muhtemelen: Pert-Egrek/Kiskim-Yusufeli bölgesi);
l) iki Ardahan (Diz-Ardahan-Kara-Ardahan ile Mese-Ardahan ile Cavakhet (Çıldır gölü çevresi-Ahılkelek bölgesi).

Gürcü kronikinde bu yerlerin mülkleri oldukları kaydedilerek buralarda «atabaglar Hükümeti kuruldu ve bütün bu yerlere Sa-Atabago (Atabek Yurdu) adı verildi» deniliyor.

1578 yılında Lala Mustafa Paşa'nın Ahıska'yı fethi ile kurulan Çıldır Eyaleti adına göre (ve öteki Atabeylerden ayrı olarak mütalaa edilmesi kolaylığı için) Çıldır-Atabeyleri adı verilen bu Beğlik 1268-1578 yılları arasında 310 yıl yaşamış ve her zaman Gürcistan Bagratlı kırallığına karşı düşmanca davranıp İlhanlılardan sonra, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safili (Safevi) ve Osmanlı akıncılarına kılavuz olarak Bagratlılar elindeki yerleri vurmuş ve vurdurmuşlardır.

c) Çıldır Atabeylerinin Sülâle Şeceresi ve Biyografileri

Yine Kars Tarihi müellifinin aynı eserinden (s. 455) şu bilgiyi nakledeceğiz: «Soso-Aslanişvili (Arslan-oğlu Soso) adlı bir Gürcü müellifinin Çıldır Atabeyleri üzerinde Gürcüce yazdığı bir tetkik eserinde, bu sülaleden gelen beğlerin adları ve hükümet yılları şöyle gösteriliyor:

Kaynak: R. Aslanişvili'nin «Dzveli Sa-Kartvelo, Samtskhe, Sa-Atabagi» adlı Gürcüce olarak yazdığı ve özetini İstanbul'da Hür Ses Gazetesi'nin 113-118'ci sayılarında neşrettiği bilgilerdir. Bu Sülâle listesi, 1645'te basılan «ÇORUH-ŞAVŞAN» adlı kitabımızın 30'uncu sayfasında da yayınlanmıştır. Ali Munis Atabek'in not listesi de buna göredir.
BÖLÜM 49: ÇILDIR ATABEĞLERİ SÜLALE LİSTESİ
1 — Cakeli Sargis (1269-1285)
2 — (Oğlu:) I. Baka (1285-1306)
3 — (bunun oğlu:) II. Sargis (1306-1334)
4 — (« «) I. Kvarkvare/Karkara-Gorgora (1334-1361)
5 — (« «) II. Baka (1364-1391)
6 — (« «) Ak-Boğa/Ak-Bugra (1391-1451)
7 — (« amucası, I. Kvarkvare'nin oğlu) II. Kvarkvare (1451-1466)
8 — (« oğlu) Bahadur (1466-1475)
9 — (3 kardeşi) I. Menugehr (Narugar) (1475-1487)
10 — (Ak-Boğa oğlu) III. Kvarkvare (1487-1500)
11 — (bunun oğlu) I. Keyhüsrev (1500-1502)
12 — (onun oğlu) Büyük-Mirza Çabuk (1502-1516)
13 — (8 kardeşi) IV. Kvarkvare (1516-1545)
14 — (« oğlu) II. Keyhüsrev (1545-1573)
15 — (onun Dedis-İmet'den doğma üç oğlu): V. Kvarkvare (1573-1578)
16 — II. Menugehr (1614-1625/1582-1614) (sonradan Mustafa)
17 — IV. Baka (1625-1639/1623-1640) (- Sefer Paşa)

Not 1: Rusça eserde; 1516-1535 arasında ve Mirza-Çabuk oğlu olarak gösterilmiştir.

Not 2: Rusça eserde: 1573-1582 yılları gösteriliyor.

Not 3: İstanbul'a gidişi ve Naka Sefer Paşa olduğu yazılı olup (karışık olarak) II. Menüçehr'in oğlu III. Menüçehr ile bunun karışık yazılmıştır. (M. A. Ö.)

BÖLÜM 50: ÇILDIR ATABEĞLERİ BİYOGRAFİLERİ - I. BÖLÜM
1— CAKELİ SARGİS (1269-1285)

«1268 yılında Miskhetya Voyvodası (beği) Sargis-Cakeli - İberya (İverya)-Gürcistan kıralı David'e tabi olmamış, kendisini Mişkhetya'nın bağımsız Hükümdarı ilân etmiştir. Fakat, İverya kralları, onları ve haleflerini mağlup (?) etmişlerdir. Dimitri (kıral), Cavakhetya, Ardahan ve Kalarcetya'yı almıştır. İşhan (Yusufeli'de) kalesinde terbiye görmüş olan (Bagratlı Dimitri'nin oğlu Görgi 1346 yılında Derbet'ten Trabzon'a kadar Gürcüstanı (?) yeniden birleştirmeye muvaffak olmuştur. Fakat bundan sonra, Sargis'in halefleri tekrar ayaklanmışlardır.»

Aynı rusça eserin 82. sayfasında: «Eristav'lar, Atabeği-Cakeli» başlığı altında ayrıca şunlar yazılıdır:

«Sargis-Cakeli, Samtskhe'ye Eristav (Beğlerbeği) idi. 1268'de kıral David tarafından öldürülmüştür». Ayrıca; «Sargis I. 1285'te öldü» denilmektedir.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu iki Sargis beğin ayrı kimseler olduklarını sanıyorum. Nitekim, Soso-Aslanişvili'nin yukarıdaki Atabegler listesinde: 1269-1285 yılları arasında 1. Sargis beğ yer almaktadır. 1268'de öldürülen Sargis beğin de aynı soydan olduğu anlaşılıyorsa da gösterilen tarihler ve «ölüm» üzerine verilen bilgilerin ayrılığı iki Sargis'in ayrı ayrı kişiler olacağını anlatıyor.

Özgür Atabek'in şecere çalışmasındaki Sargis Cakeli ile ilgili notlar.

Abaka'nın saltanatı altında, bazen inju statüsü gibi lütufların bahşedilmesi, Moğollar için güç üslerinin inşasını ve olası direnişi önlemenin ve sadık hizmeti ödüllendirmenin uygun bir yoluydu. Savaşta Hülegü'nün hayatını kurtardığı söylenen Sarkis Jageli, Abaga tarafından inju statüsü ile onurlandırıldı.

Bu arada, çeşitli kaynaklara göre, Prens Ahmed Teküder, Baraq'ın kışkırtmasıyla, Abaka Han'ın ordusuna çağrılmasını reddetmesi üzerine Abaga ile gerginliği başlatmış ve bunu Kafkasya'nın Gürcü ve Ermeni köylerine özellikle şiddetli baskınlar düzenleyerek takip etmişti. Aslen 1253'te Hülagü Han'ın ordusuyla yola çıkan Teküder, Abaqa'ya bağlı bir tümenin komutanıydı ve Baraq, Horasan'a akınlarını planlarken ona başvurmuştu. Teküder'ın mülkleri güney Gürcistan'ın bazı kısımlarını ve Ermenistan'da Sevan Gölü çevresindeki Gegharkunik bölgesini içeriyordu. Yazlık kamp alanlarını Ağrı çevresindeki dağlarda geçirirken, Nahçıvan'daki Araks kıyılarında kışı geçirdi ve Baraq'a tahsis edilen arazide vergi toplama haklarını elinde tuttu. Ermeni kaynakları onu zengin, zalim ve aşırı düşkün olarak tasvir eder.

Baraq'tan gelen bir mesaj, Baraq'tan Abaga'nın sarayına gönderilen bazı elçiler tarafından gizlice kendisine iletilmişti. Vassaf'a göre haberci, Teküder'ın öz kardeşi Gürkan İlçi'dir. Diğerleri ise mesajın Moğollar tarafından 'Kraliyet Şahini' adıyla bilinen beyaz kavaktan yapılmış özel bir okun içine nasıl gizlendiğini anlatır. Mesaj, Horasan'ın işgali için yapılan hazırlıklar hakkında Tegüdar'ı bilgilendirdi ve yardımını istedi.

Darband üzerinden Hazar Denizi'nin kuzeyine seyahat ederek Baraq'ın Chaghataid kuvvetlerine katılmak isteyen Tegüdar, Kafkasya'da kendisine tahsis edilen topraklara dönmeden önce İl-Han'dan izin istemişti. Şüphelenen Abaga ona izin vermişti, ancak doğudaki olaylar ve manevralarla ilgili haberler sarayına ulaştığında, kısa süre sonra eyleminden pişman oldu ve prensi kraliyet sarayına geri çağırdı. Tegüdar'ın kendini göstermemesine ve sadık Gürcü ve Ermeni tebaasının hoşuna gitmesine yanıt olarak Abaga, müstakbel isyancıyı bastırmak için bir ordu toplamaya başladı. Hızlı bir cezalandırma eyleminin, başkalarını fitne yoluna girme ayartmasından caydırabileceğini ve "kötülük hastalıklarının diğer prenslere bulaşmayacağını" umuyordu. Çorbagur oğlu Shiremün'u 100.000 Moğol'dan oluşan bir kuvvetin komutasına verdi ki bu da şüphesiz 'etkileyici derecede büyük bir kuvvet' anlamına geliyordu ve Şahinşah'ın oğlu da dahil olmak üzere Ermeni ve Gürcü kuvvetlerinin tam bir sevkiyatı, Iwane ve Tegüdar'ın isyancı ordusu acımasızca yenilgiye uğratıldı.

Shiremün'ün öncüsü, Abatai Noyan komutasındaki birlikler tarafından desteklenen Alinag tarafından yönetilmişti ve Raşidüddin'e göre, iki ordu karşılaştığında Tegüdar'ın birlikleri gerçek bir direniş olmaksızın bozguna uğratıldı. Yenilen isyancılar daha sonra atlarını Darband'a çevirdiler, ancak kargaşada Kafkasya'nın vahşi, çalılıklı yaylalarında kayboldular. İsyancıların çoğu bir heyelanda öldürüldü, ancak liderleri kaçtı ve bir zamanlar onurlandırılan Sarkis Jageli'nin rızasıyla Tegüdar, Gürcistan üzerinden İmereti eyaletindeki Kutais'teki Kral Davut'un (David VI Narin[baba soyu Erzurum Selçuklusu'dur.]) sarayına gitti ve burada asil bir şekilde karşılandı.

Kral Davut sık sık Tegüdar'a gider ve tüm ritüelleri ve törenleri yönetir ve böylece onun önünde hizmet ederdi... Aynı şey, Konstantinopolis hükümdarı büyük Palaeologus'un kızı olan kraliçe tarafından da yapıldı. Vassaf, Sarkis Bahadur'un Tegüdar'a askeri destek verdiğini, bu süreçte Shiremün'ün yaklaşık 500 müttefikini öldürdüğünü ve bu yardımın bedelini daha sonra hayatıyla ödediğini iddia ediyor. Vassaf ayrıca, Kral Davut'a sığınma talebinde bulunduktan sonra, Tegüdar'ın Gürcüler tarafından onu öldürmek için hazırlanan gizli bir komplodan haberdar olduğunu ve bunun sonucunda Davut'un sarayından kaçtığını ve kendisinin Abaka'nın sarayında sığınma ve af dilediğini iddia eder. Reşidüddin'in bu olaylarla ilgili versiyonuna göre, mağlup ordunun Abaka'nın güçleri tarafından Darband'a kaçması engellendi ve vahşi topraklara dağılmaya zorlandı. Kral Davut'un haberciler aracılığıyla onlara bildirdiği Orta Kafkasya'dan kaçış yoktu. Shiremün tarafından tekrar takip edilen isyancı ordu tekrar yok edildi ve Tegüdar, karısı ve çocukları gözaltına alındı ve Abaka'nın ordusuna geri gönderildi. Tegüdar affedildi ve elli kişilik bir Moğol muhafızıyla birlikte Kabudan (Urmiye?) denizine sürgüne gönderildi ve bir yıl sonra Baraq'ın düşüşünden sonra serbest bırakıldı.

Vassaf ayrıca Abaga'nın hatalı prens için affetmeye istekli olduğunu kaydeder, ancak Tegüdar'ın itirafını ve ayartılmasıyla ilgili kendi açıklamasını detaylandırır. Prens, Baraq'ın kendisine haberciler gönderdiğini ve teklifleri ve önerileriyle onu baştan çıkarmaya çalıştığını iddia etti. İlk başta akrabasının tüm çabalarına kararlı bir şekilde direnebilmişti. Ancak sonunda Tegüdar daha fazla direnemeyeceğini hissetti ve Ilader Bahadur ve Kukaji adını verdiği iki emirin yalvarmalarına ve iknalarına yenik düştü. Bu iki bey, bu suçlamalarla karşı karşıya kaldıklarında Abaka'nın efsanevi adalet ve merhametinden faydalanmadılar. Vassaf'a göre, her ikisi de hemen idam edilirken, Mochi-Yebe'nin oğlu Tegüdar, Çuramishi Noyan'ın bakımına emanet edildi.

Aynı rusça eser, 1. Sargis'in oğlu 1. Baka'dan itibaren 8'ci beğ olan II. Kvarkvare/Karkara'ya kadar olanları «Eristav» olarak göstermekte ve Bahadur beğden sonrakilere «Atabegin» başlığını kullanmaktadır.

II— I. BAKA (1285-1306)

1. Sargis beğin oğludur. Babası ölünce onun yerine geçti. «Büyük-Baka» unvanıyla da anılan bu beğ, Kalarcet'e komşu olan (Acara-Rize arasındaki Laz-Eli-Çanet Çan-yurdu'ndan ibaret olan) Cent'i de ele geçirdi. Ve Trabzon İmparatoru II. Aleksandr'ı ürkütmemek ve onunla dostluk kurmak için kızını ona vererek akraba oldu.

Özgür Atabek'in şecere çalışmasındaki Çiçek Nene ile Trabzon İmparatoru 2. Aleksios evliliği ile ilgili notlar.

1364 ve 1391 arasında Alania'nın başpiskoposları onlara Trabzon'u getirenin Soterioupolis olduğunu unutmuştur ve bu dönemde Büyük Komnenoslar Borçka'yı Atabek Yurdu'na kaybetmişlerdir. Atabek Yurdu'nun gücü Kartvel Gürcü Krallığının, yani merkezin gücününkine, ters oranla büyümüş ve küçülmüş, bu da nihayetinde Moğolların merkezi ne denli baskı altında tuttuğuyla belirlenmiştir. Genel olarak koşullar 1390'lara dek Trabzon'un Soterioupolis’i ve Mourgule vadisini kontrol edebilmesinden yanaydı. Büyük Komnenos II. Alexios (1297-1330) Atabek Yurdu ile, Beka Jageli'nin kızıyla evlenerek ittifak kurmuştur.

Not 1: Gürcü yazarları, her fırsatta kendi taraflarını çaba gösterirler. Buradaki ifade buna örnektir. «Trabzon'a kadar olan Gürcistan» ve «yeniden birleştirme» deyimleri örnek olarak aşırılmıştır. (M. A. Özder)
Not 2: Aynı rusça eserin 784'cü sayfasından yapılan tercümeye göre.
BÖLÜM 51: ÇILDIR ATABEĞLERİ BİYOGRAFİLERİ - II. BÖLÜM
III— II. SARGİS (1306-1334)

1. Baka Beğin oğludur. Babası ölünce yerine geçti. Bütün Kalarcetya ile Samtskhe (Ahıska)'yı kendi ülkesine bağlı bulundururken, Bagratlı kiral Mesire (Küçük) ve sonradan «Brtskin Vale» unvanıyla anılan VI. Görgi (1310-1360), İlhanlılar içerisindeki karışıklıktan faydalanıp bağımsız olarak hareket etmeye başladı. Bu sırada Görgi, II. Sargis beği sıkıştırarak onu Alabuğor'u kendi ülkesine tabi kıldı.

Kırzıoğlu: «Vakayiname'de de, Sargis Cakeli'nin 1334 yıllarında itaat altına alınarak, ülkesi Samtskhe'nin merkeze bağlandığı yazılıyor» demektedir.

Kitap dışı not: II. Sargis 1271 doğumludur. 1344 yılında fevat etmiştir.
IV— I. KVARKVARE (1334-1364)

II. Sargis beğin oğludur. Gürcüce ve rusça eserlerde Bağratlı Eristavı olduğu ve 1364 yılında öldüğü kayıtlıdır.

Kitap dışı not: 1298 doğumludur.
V— II. BAKA (1364-1391)

I. Kvarkvare Beğin oğludur. Aynı eserlerde, kıral Büyük Buşrat'ın Eristavı olduğu yazılıdır. 1391 yılında ölmüştür.

Bazı kaynaklar, II. Baka beğin oğlu olarak bir de İVANE beği gösterirler ve bunun kıral Görgi Eristavi olduğunu, fakat öldüğünü yazarlar.

Kitap dışı not: 1332 doğumludur.
VI— AK-BOĞA (1391-1451)

Rusça eserde İvane'nin oğlu, S. Aslanişvili'de ise II. Baka'nın oğlu olarak gösterilmiştir. 1393 yılında Emir Arpağun yurdu uğradığı zaman bu beğin adı Ak-Buğra olarak geçer. 1451'de ölmüştür.

VII— II. KVARKVARE (1451-1466)

I. Kvarkvare'nin oğlu ve Ak-Boğa beğin amucasıdır. Rusça eserde, Bağratlı kiral VIII. Görgi (1453-1469)'nin Eristavı olarak kayıtlı olup 1466'da ölmüştür.

BÖLÜM 52: ÇILDIR ATABEĞLERİ BİYOGRAFİLERİ - III. BÖLÜM

Kırzıoğlu'nun Kars Tarihi'ndeki kaydına göre (s.455-56), II. Kvarkvare çağına değin Atabeğler yurdu Kartli (merkezi Tiflis olan Gürcistan) ülkesine tabi kaldı. Bu Atabeğ çağında (1463'te) Atabeğler, Akkoyunlu Uzun-Hasan Beğ'in yardımıyla Bagratlılara bağlılıktan kurtuldular ve tamamiyle bağımsız oldular. Bu Atabeğ, 1463 ve 1465 yıllarında iki defa Bağratlı VIII. Görgi ile savaştı ve kıralı hapse attırdı. Bundan önceleri (1334-64 arasında) Atabeğler 130 yıl kadar Tiflis'e tabi iken de içişlerinde tamamiyle serbest idiler.

VIII— BAHADUR (1466-1475)

II. Kvarkvare beğin oğludur. Gürcüce ve rusça eserlerde «Baadur» adıyla geçer. (Çoruh ve Ahıska çevrelerinde «Sa-Baadur» adıyla anılagelen yerlerin bu Atabeğin yurdu anlamına geldiğini görüyoruz: Çıldır'da Sa-Baadur köyü, Şavşat'ta Yavuzköy sınırları içindeki Sa-Baadur adlı yaylak-ormanlık yerler gibi...).

BAHADUR Atabeğ çağında Türkler, Trabzon ve Erzurum'u alarak Kalarcetya ve Canetya'ya kadar ilerlediler. Bahadur beğ, babası zamanında hapsedilen Bagratlı VIII. Görgi'yi salıverdi ve Piskopos katedrallerinin sayısını azaltarak, kilise mülklerine el koydu. Çünkü, Piskoposlar ve ruhaniler Atabegler yurdundan fazla Gürcüstan kıralının menfaatlerini müdafaa ediyorlar aynı zamanda Metskhetya Katolikosunu tutuyorlardı. Bahadur Beğ 1475 yılında ölmüştür.

Kitap dışı not: 12 Yaşında Atabek olduğu için 1454 doğumludur diyebiliriz.
IX— I. MENUCEHR (1475-1488)

II. Kvarkvare Beğin oğlu ve Bahadur Beğ'in kardeşidir. Bunun Atabeyliği çağında Karakoyunlu Yusuf Beğ Ahılkelek, Ahıska ve Azgur'a saldırmış, pek çok Hristiyan tutsak edip götürmüştür.

X— III. KVARKVARE (1487-1500)

VI. Atabeğ Akboğa Beğ'in oğludur. 1500'de ölmüştür.

Not 1: Rusça eserin tercümesinde geçen deyimdir.

Not 2: Aynı rusça eserden.

Not 3: Aynı eser tercümesinde bu kısa bilgi verilmiştir.

BÖLÜM 53: ÇILDIR ATABEĞLERİ BİYOGRAFİLERİ - IV. BÖLÜM
XI— I. KEY-HÜSREV (1500-1502)

III. Kvarkvare Beğin oğludur. Gürcüce eserlerde adı "Kay-Hosro" şeklinde geçer. 1502 yılında ölmüştür.

XII— BÜYÜK MİRZA ÇABUK (1502-1516)

I. Key-Hüsrev Beğin oğludur. Gürcüce eserlerde Türklerin tarafına geçtiği yazılır ve bu durumdan şikayetle bahsedilir.

Şehzade Yavuz Selim'in Trabzon Valiliği (1508-1512) sırasında ona kılavuzluk etmiş ve Türk kuvvetlerinin Kutayıs (İmeretya) üzerine akınlarını kolaylaştırmıştır. Padişahlığı sırasında da Yavuz Sultan Selim'in 1514'teki Çaldıran Savaşı'nda Mirza Çabuk Beğ, Bayburt'ta Seğmen/Sokman mevkine elçiler gönderip, Türk ordusuna maddi yardımlar yapmıştır.

Yavuz Selim'in ordusu Bayburt çevrelerinde Seğmen mevkiine geldiği zaman, Atabeğ Mirza Çabuk'un elçileri gelerek padişahın huzuruna çıkmak için müsaade istediler. Bu elçiler, kendileriyle birlikte Osmanlı ordusunun erzak ve mühimmat ihtiyacı olan seferi malzemeyi havi büyük bir kafile de getirmişlerdi. Yavuz Selim bundan dolayı pek ziyade memnunluk göstermiş ve Mirza Çabuk'un hatırını tatmin için, o zamanın âdeti üzere, elçilerinden birisiyle onu bir hil'at-ı fahire (şeref elbisesi) göndermiştir. Diğer kaynaklarda, Atabek Mirza Çabuk'un Seğmen-Konağı'na gelen elçilerinin bir miktar zahire ile 2.000 koyun getirmiş oldukları yazılıdır.

Kaynak: İ. Hami Danişmend «İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi» Yavuz Selim bahsi.
BÖLÜM 54: MİRZA ÇABUK BEĞ'İN HİZMETLERİ ve ÖZELLİKLERİ

Akkoyunlu devleti 1502'de Şah İsmail tarafından yıkılıp yerine Safevi İmparatorluğu kurulunca, Osmanlıların Trabzon Sancağı ile İran'ın Revan Hanlığı arasında tampon kalan Çıldır Atabeğlerinin başındaki "Büyük" unvanlı MİRZA ÇABUK Beğ (1502-1516), Osmanlılar'a meyil ve hizmetten çekinmemiş, başkenti Ardanuç'tan Trabzon'daki Şehzade I. Selim'in ordusuna yardımcı ve kılavuzlar vererek, 1509'da Kutayıs'ın fethini kolaylaştırmıştır. Bu Atabeğ'in adı da, eski bir Türk geleneğine göre anası tarafından konulmuştur: 9 ay 10 günden erken doğan çocuklara Türkler "eksük/eksik" dedikleri gibi, 7 aylık iken doğanlara da acele anlamına "çabuk/çapuk" derlerdi. Bu Atabeğ de anasından Artvin bölgesinde çabukça doğduğu için "ÇABUK" diye adlandırılmıştır.

"Trabzon Valisi olarak çeri ile gelip İspir'i zapteden Şehzade Yavuz Selim, sonra babası II. Beyazid'i tahtından indirirken, vezirlerin müsaadesiyle İspir'i Atabeğ Mirza Çabuk işgal eylemişti. 1514 Çaldıran dönüşünde Yavuz, Kars'ın Çalkavur köyünde ordugah kurduğu sırada, İspir kalesinin anahtarlarını Atabeğ Mirza Çabuk bir elçi ile sunarak, bağışlamasını dilemiştir. Mirza Çabuk'un 1514 Eylülünde (bu hâdise ile ilgili olarak) yolladığı mektup gibi farsça belgelerde yazılı imza mühürlerindeki adı Mirza Çabuk'tur."

Rusça eserde (s.78) Mirza Çabuk Beğ için şu bilgiler de yerilmektedir: "Türkler, Erzurum ve Trabzon'u zaptederek Gürcistan'ın batı kısmına girdikleri zaman, Meskhetya hükümdarı Mirza Çabuk (1502-1516) Türklerin tarafına geçerek Gürcülerden Acara ve Canetya'yı zaptedip kendi topraklarına katmıştır. Mirza Çabuk; Gürcü'nün kızı Rodam ile evliydi."

Matrakçı Nasuh'un Tarih-i Âl-i Osman'ında Çaldıran Sonrası Dönem:

"Çaldıran Zaferi'nden sonra Anadolu'ya dönen muzaffer Osmanlı ordusu karşısında bölgedeki yerel beyler stratejik tercihler yapmak zorunda kaldılar. Sultan Selim'in Çaldıran'da Safevi ordusunu bozguna uğratması, bölgedeki tüm beyler için açık bir güç gösterisiydi. Bu dönemde akıllı yerel yöneticiler, Çâpük Mîrzâ örneğinde olduğu gibi, direnmenin anlamsız olduğunu görerek proaktif teslimiyet yolunu seçtiler. Mirza Çabuk Beğ de benzer bir siyasi deha göstererek, İspir Kalesi'ni Osmanlılara gönüllü teslim etmek suretiyle hem canını ve topraklarını korudu, hem de hanedanının Osmanlı himayesinde varlığını sürdürmesini sağladı. Bu yaklaşım, Osmanlı ilerleyişinin sadece kılıçla değil, aynı zamanda siyaset ve diplomasi ile de yürüdüğünün göstergesiydi."
XIII— IV. KVARKVARE/GORGORA (1516-1545)

Rusça eserin tercümesindeki kayıtta Mirza Çabuk'un oğlu, Soso Aslanişvili'nin seceresinde ise I. Keyhüsrev'in oğlu olarak gösterilmiştir.

Kaynak: Matrakçı Nasuh, Tarih-i Âl-i Osman, Çaldıran Seferi ve Sonrası Bölümleri
Not: Müellifin bu kaydı, Mirza Çabuk adının Gürcüce eserlerde ("güneş" anlamına olan) "MZİE" olarak geçmesinden ileri gelmektedir. İsmail Hami Danişmend bey de eserinde bu ismi garipsemiştir. (M. A. Ö.)
BÖLÜM 55: SON ATABEĞLER ve OSMANLI İLE İLİŞKİLER

Aynı rusça eserde, İmeret kıralı Bağrat'ın 1535'teki savaşları sırasında bu Kvarkvare beğini mağlup ettiği nakledilmekte ve şöyle denilmektedir: "İmeret kıralı Bağrat, Kvarkvare'yi mağlup ederek (Mirza Çabuk'un alıp ülkesine katmış olduğu) Acara ve Canciya'yı Gürcüler'e geri verdi. Bundan birkaç yıl sonra Türkiye kuvvetleri Tao diyarını fethettiler, Ardanuç ve Şavşetya ve bütün Meskhetya'yı aldılar."

Bu Atabeğ, Erzurum'a akın yapmış, 1537'da Erzurum Beğlerbeğisi Mehmed Han'ın kuvvetleriyle Çoruh boyunda savaşmıştır. Aynı rusça eser, bu Kvarkvare beğin, Murçakhet denilen yerde İmeret kıralı Bağrat'a esir düşerek hapse atıldığını ve hapishanede iken öldüğünü yazıyor. Oğlu II. Keyhüsrev beğdir.

XIV— II. KEYHÜSREV (1545-1573)

Rusça eserdeki kaynaklara göre: İmeret kıralı Bağrat'ın Keyhüsrev Beğ'in babası Kvarkvare'yi esir etmesi sırasında (Keyhüsrev henüz Atabeg olmadan), OTAR adlı dostu ile Türkiye'ye kaçıp İstanbul'a sığınmıştı. Biraz sonra Keyhüsrev, Gürcistan'a Osmanlı askerleriyle birlikte ülkesine dönmüş ise de, 1551'de yaptığı savaşta geri çekilmiştir. Aradan çok geçmeden (ileride görüleceği gibi) Türkler daha büyük kuvvetlerle gelip Şavşet'e girmişlerdir.

Bu Keyhüsrev Beğ, rusça eserdeki kayda göre Bağrat'ın kızı Miriyan'ın; Kırzıoğlu'nun diğer kaynaklardan naklettiği bilgiye göre de İmeret kıralı Bağrat'ın kızı DEDİS-İMED (Dedisime) ile evliydi. Bu hanımdan, görüleceği gibi V. Kvarkvare, Menüçehr, IV. BAKA (Sefer-Paşa) ve Ömer Paşa adları dört çocuğu olmuştur.

Ardanuç Kalesi'nin bu son Atabeği'nin Osmanlı fetihlerine karşı beğliği ve onlarla olan savaşları ayrıca nakledilen bilgiye göre şöyledir:

Kaynak: Kırzıoğlu'nun "Artvin Tarihinin Kısa Bir Özeti ve Osmanlıların Ardanuç Sancağını Fethi" başlıklı seri makalesi.
BÖLÜM 56: ARDANUÇ'UN FETHİ ve SON ATABEĞLER

Kanuni Sultan Süleyman'ın ikinci Veziri Karaca Ahmet Paşa, Keyhüsrev beğin kuvvetleriyle Çoruh boyunda (Livana kesiminde) savaşıp Ardanuç kalesine kadar olan yerleri Osmanlı ülkesine katmıştı (1549). Keyhüsrev beğ 1551 yılına değin Ardanuç kalesinde kalmış ve Osmanlıların hasmı İran Şahı Tahmasp ile dost geçinmiştir.

Nihayet 1550 yılının 13 Haziran günü, Ardanuç kalesi de Osmanlı ülkesine katılmış bunun üzerine Keyhüsrev beğ, Altunkale (Adıgon) kesimine geçmiştir. Son Ardanuç kalesi Savaşı hakkındaki bilgilerden önce, Osmanlılar'ın Livana kesimindeki akınlarına kısaca göz atacağız: "... Kanuni Sultan I. Süleyman çağında Artvin'in (deniz kıyısı kesimlerinden ayrı olan) geri kalan kesimleri de üç adımda fethedilmiştir. 1536-37 yıllarında, ilk Erzurum Beğlerbeğisi Dülkadirli Mehmed Han'ın Narman ve Oltu ile Livana denilen Yusufeli-Artvin merkezi Pert-Egrek kalesini aldığı; fakat sonradan İran Şahı Tahmasp I.'den arka bulan Atabeğ IV. Kvarkvare..."

Kanuni'nin ikinci İran seferi sırasında 1549 Eylülünde ikinci Vezir Karaca Ahmet Paşa ordusu: Tortum, Kamhis (Şenkaya), Ağcakale (Kişha'daki) ve Livana sancakları bölgesini fethetmiştir. Böylece, Çoruh ağzındaki Atabeğler başkenti ve çok sarp bir yer olan Ardanuç'tan başka bütün Artvin ili (şimdiki) 1461-1549 yılları arasında dört adımda (Hopa-Arhavi kesimleri daha önce) fethedilmiş demektedir. Çoruh boyunda en geç olarak Osmanlıların fetheylediği bölge olan Ardanuç Kalesi, Atabeğlerin ana kolunun başkenti ve Kalarcet'in merkeziydi. Göle, Ardahan, Posof ve Kobluyan/Adıgon ile Ahıska gibi Kür boyu başlarındaki bölgeler de Atabeg II. Keyhüsrev'in elinde ve hükmünde olup, Çıldır ile Ahılkelek gibi Cavakhet bölgesinde Atabeğlerden ayrılmış yerli derebeğleri vardı. Bu bakımdan sarp kaleli Ardanuç, Osmanlı toprakları içerisinde bir dirsek gibi çıkıntı olarak sokulmuş bulunuyordu."

"... İranlıların Sünni Şirvan ülkesindeki son müstakil Hanlığı da yıkıp, Osmanlıların nüfuzunu oralardan kaldırmasına seyirci kalmayan Kanuni'nin buyruğu ile Erzurum Beğlerbeğisi İskender Paşa da, Tebriz'e tabi Atabeğler Yurdu'na kendi eyaleti çerisiyle girerek, II. Keyhüsrev'in başkenti ARDANUÇ KALE'sini kuşattı. Çok sarp ve ada gibi ortada yalçın bir kayalık üzerindeki bu kalenin zaptı uzun süreceğinden, Mayıs 1551 ortalarında İskender Paşa, topçularla burayı dövdürmeye başlayıp, atlı ve yaya çerisinin çoğu ile Göle-Ardahan bölgelerine yürüdü."

BÖLÜM 57: ARDANUÇ KALESİ'NİN ZAPTI ve SONRASI

"İskender Paşa ordusu kuzeyde Arsiyan dağına ve doğuda Ardahan-Çıldır-Zaruşat arasındaki Kısır dağına değin bütün Göle, Düz-Ardahan, Meşe-Ardahan ve Küçük-Güle denilen Hovans bölgelerini 1551 Haziran başına değin fethetmiştir. Bundan sonra, bir aydan beri kuşatılmakta olan Ardanuç Kalesi berine varan İskender Paşa, burasını, kuşatılmasının 33'cü günü, 8 Cemazelahir 958 hicri ve 13 Haziran 1551 Cuma günü fethetmiştir. Bu sırada Kızıldamal ile Ardahan bölgeleri de zabtedilmiş ve kalelerine yeni çeriler ile toplar yerleştirilmiştir."

"Resmi Safevi İran Tarihi olan Âlem-ârâ-yı Abbasi adlı farsça esere göre, Osmanlıların Ardanuç fethi ve II. Keyhüsrev beğ hakkındaki bilgiler şöyledir: 958 (1551) yazında Şah Tahmasb ordusuyla vararak Şeki ülkesini alıp buraları düzene vermekte iken, (Atabeglerden) Karkara (Kvarkvare) oğlu Keyhüsrev bir elçi göndererek: Gürcü Vakhuşt ile Şermazan oğlu Luversab'ın, kendi (Atabeğli) ülkesinden bir takım topraklarını (Çıldır-Ahıska gibi en değerli yerlerden) aldıklarını arzedip, buraları kurtarmak için yardım dileğinde bulundu. Yine bu sırada (Vakhuşt ile Luversab'a önceden adamlar salıp, birlikte Atabegli ülkesine hücum için anlaşma yaptığı anlaşılan) İskender Paşa'nın, Ardanuç kalesini kuşattığı haberi yetişti. Bu (Atabeg) Keyhüsrev, Şahın barış veren tabilerinden olduğu için, Şeki'den olay yerine (Keyhüsrev'in) yardımına koşuldu."

"...Şeki'den at koşturarak gelen Şah Tahmasb ile ordüsü Ahılkelek doğu-kuzey bölgelerini zapteyledi. Bu arada (Ahılkelek-Hırtıs arasındaki) Tümük kalesi de alındı. Afakları tutan ve yanları kalmıyan Cavakhet'teki Gürcü beğlerinden Aman ile Şermazan oğlu Luversab ve Vakhuşt gelerek, Şah Tahmasb'in elini öptüler. Bu sırada Karkara oğlu Keyhüsrev de pek çok armağanlarla Şah'ın huzuruna gelince, onun ülkesine saldıran Gürcü Vakhuşt ile Şermazan oğlu idam edilerek, onların yurdu Tümük kalesi ile Akşehir (Ahılkelek/Akal-Kulak) ve çevresi Keyhüsrev'e ihsan edildi."

Kaynak: Kırzıoğlu'nun aynı "Ardanuç Fethi" makalesi.
BÖLÜM 58: SON ATABEĞLER ve OSMANLI HİZMETİ
XV— V. KVARKVARE (1573-1582) - (Yusuf Sinan Paşa?)

Rusça eserde bu Atabeğ üzerine yalnız şu kısa bilgi verilmiştir: "Keyhüsrev'in oğludur (1573-1582). (yukarıda, babası Keyhüsrev'e ait bölümde görüldüğü gibi) İran Şahı Tahmasb Samtskhe'ye saldırmıştır. Sonra da (Şah) İmeretya, Samtskhe ve Kars'ı Türk Sultanı'na vermiştir (Türkler bu yerleri fethetmiştir). Kvarkvare, Acara'dan Samtskhe'ye (Altunkale'ye) dönmüştür."

Ali Munis Bey, adını anmadan, "Aile Şeceresi"ndeki biyografilere yazdığına göre Yusuf Sinan Paşa hakkındaki kısa bilgi şudur:

"Gürcistan'da Tiflis Hanı idi, Lala Mustafa Paşa serdarlığında gelip Müslüman oldu, adı Yusuf tesmiye olundu. Sonra paşa oldukta Sinan telkip olundu. III. Sultan Murat'ın ilk saltanat yıllarında vefat eyledi."

Sicill-i Osmani (III, 108)'de de aynı bilgi verilmekte olduğunu tespit ettim. Bilindiğine göre (III. Murad'ın saltanat yılları 1574-1595 arasındadır. Kırzıoğlu'nun eserlerinde geçen şu bilgi de, bizim Sinan Paşa'nın V. Kvarkvare olduğu üzerindeki tahminimizi kuvvetlendirmektedir:

"1578'de Ahıska'yı zaptederek aynı yıl Çıldır Eyaleti teşkilini kuran Lala Mustafa Paşa, bu sırada Atabeğlilerden Gorgora'ya Oltu ve kardeşi I. Menücehr'e de Azgur sancaklarını ocaklık olarak vermiştir". Babasının ölümünde küçük yaşta bulunuyordu.

XVI— II. MENUGEHR/MANUÇAR (1578-1614) - Mustafa Paşa

II. Keyhüsrev Beğin Dedis-İmet hanımdan doğan oğullarından biridir. Lala Paşa'nın Ahıska'yı fethi sırasında İslamlığı kabul edip, onun adına göre Mustafa adıyla paşa olmuştur. Azgur sancağı da bu sırada kendisine ocaklık olarak verilmişti. Ölümü 1614'tür.

Rusça eserde hakkında şu bilgi veriliyor: "Keyhüsrev'in oğludur. Kartalina kıralı olan kayin-pederi Simon ile birlikte Türklere karşı savaştı. Türklere karşı savaşı devam ettiremediği için İstanbul'a gitmiştir (İstanbul'a gidiş III. Baka/Sefer-paşa adı ile karıştırılmış oluyor). Bunun da oğlu III. Menuçar/Menuçeh'dir."

BÖLÜM 59: SON ATABEĞ PAŞALAR ve OSMANLI İDARESİ

Bundan sonra aynı rusça eserde "CAKELİ PAŞALAR" başlıklı yazılar yer almaktadır. Sefer Paşa (IV. BAKA)'dan başlayan bu kısmın sonu da: "Paşalar 1829 yılına (Ahıska'nın Rusya'ya geçişi) kadar Akhaltsikh (Ahıska)'ta bulunmuşlardır" cümlesiyle bitiyor.

XVII— III. MENUÇEHR (1614-1625)

Mustafa Paşa (II. Menuçehr)'in oğlu olup babasının ölümünde ve 1614-1625 yılları arasında Atabeglik yapmıştır. Bu zatın da İslamlığı kabul etmiş olması gerekir. Adı tespit edilmediği gibi, oğulları olup olmadığı da bilinemiyor.

Özgür Atabek'in modern şecere derlemelerine ve Prof. Dr. Kakhaber Jakeli'nin gönderdiği şecere derlemesine göre müslüman olup olmadığı bilinmemekle birlikte Rostom adında oğlu vardır. Rostom'un da Giorgi ve Mamia isimli bir erkek bir kız evladı vardır. Bugün Gürcistan Tiflis'te yaşayan Jakeli/Djakeli soyadlı kişiler bu Giorgi'nin soyundan geldiklerini ifade etmektedirler.

Bundan sonra Sefer Paşa'dan başlayan biyografiler için (V. BÖLÜM'e bakılsın).

III. BÖLÜM: ÇILDIR EYALETİ ve ATABEĞLİLERİN SANCAK-BEĞLİĞİ
a) Osmanlı Ülkesinde Eyaletler Örgütü

Osmanlı İmparatorluğu iç idare örgütleri, çağımızın il ve bucak (Nahiye) ayrımlarına benzemeyen bir başka kuruluş olup bölümleri şöyleydi: Eyalet (Şimdiki: Vilâyet'e karşılık), bunlara bağlı olarak Sancak (sonra bir adı da: Mütasarrıflık), sancaklara bağlı Kaza (Mütesellimlik) ve Nahiyeler. Bu idare örgütü genellikle XVI. yüzyıl ortalarında başlayıp, Vilâyet Nizamnamesinin ilk kuruluş yılları olan 1865'lere değin üç asır süregelmiştir.

Eyaletlerde: Vezirler ve Mir-miranlar (Beğlerbeğiler); Sancaklarda sancak-beği/mutasarrıf olarak Mir Livâ (Liva-beği); sancaklara bağlı kazalarda Mütesellim / Kaymakam ve nahiyelerde Voyvodalık (nahiye müdürü) bulunurdu.

BÖLÜM 60: OSMANLI İDARİ ve ASKERİ TEŞKİLATI

Osmanlı devleti, askeri teşkilâta dayandığı için Vezir ve Emirler eyalet ve sancaklarda hem mülki-sivil hem de askeri işlere bakardı. Şehir ve kasabalardaki "Kadı"lar /Nâip/ da hukuk işlerini yürütürdü.

Eyaletlerin en büyük idare âmiri olan Beğlerbeğisinin başlıca görevleri: idareleri altında olan "Dirlik"leri eşkıyadan korumak, kadınları eşkıyadan korumak, kaleleri muhafaza etmek, varsa aşiret ve kabileleri yönetmek, ölüm veya başka sebeplerle açılan (mahlûl olan) "tımar" "zeamet" sahiplerinin yerlerine varsa oğullarını, yoksa hizmete elverişli başka kimseleri tayin etmek, savaş sırasında eli altındaki eyalet askerlerini toplayıp istenilen yerde savaşa girmekti.

Bütün dirlik sahipleri savaş sırasında, idareleri altındaki ahaliden aldıkları askerleri savaşa götürürlerken bir dizi kayıtlara bağlıydılar: Bunlardan «has» ya da «zeamet» sahibi (zaim) olanlar, dirliklerinin her 5 bin akçası için bir «cebeli/cebelû» (savaşa elverişli halde mükemmel silahlandırılmış süvari); tımarlılar ise 3 bin akçada bir cebeli götürürdü. Bütün tımarlılar ve cebeliler, tımarlarının bulunduğu sancaklardaki «Alay-beği»lerin, bunlar da Sancakbeğlerinin, onlar da Beğlerbeğinin buyruğu ve kumandası altında savaşa giderlerdi.

Not: "Dirlik" Osmanlı idaresinde geçim aracı olarak devlet hizmeti karşılığında kişilere tahsis olunan araziye denirdi. Osmanlı devletinde bir ülke fethedilip o yerlerin arazisi, köylerinin nüfusu, ev sayıları, orman ve otlakları yazıldıktan sonra, bu yerlerin idaresi: "Has, tımar" veya "Yurtluk-ocaklık" adları altında dirliklere ayrılır, devlet hizmetine girenlere tahsis olunurdu. Dirliklerin en yükseği olan "Has": yıllık geliri yüzbin akçadan (bir akça: sonradan kullanılan gümüş 1 kuruş değerinde) yukarı olanlara denilirdi ki bunlar padişah, şehzade, vezir ve beğlerbeğilerin adına tahsis olunurdu. "Zeamet": 20-100 bin akçaya kadar geliri olan dirliklerdi. Bunlar da eyaletlerdeki hükümet sıkânına ve Kale dizdarlığı gibi memuriyetlere verilmekte idi. "Tımar" ise, yıllık öşrü (geliri) 5-20 bin akça arasında olan dirliklerdi. Tımarlar, kale muhafızları ile sancak-beğleri'ne tevcih olunurdu.

Dirlik teşkilatı has ve tımar olarak ilk defa, devletin kurucusu I. Sultan Osman (1299-1326) tarafından kurulmuştur. Üçüncü padişah olan I. Murad (1359-1389) çağında ise, has ve tımar dirliklerinin babadan evlada geçmesi, padişahın izni ile örf haline gelmişti. Tımarlı askerlerin XIX. yüzyıl ortalarına değin süregeldiği ve 1854 Kırım savaşında bu askerlerin savaşa katıldığı biliniyor. (M. A. Ö.)
BÖLÜM 61: OSMANLI ASKERİ TEŞKİLATI ve ÇILDIR EYALETİ

Eyaletlerdeki askeri teşkilât: «yerli-kulu», serhad kulu, topraklı adları altında üç kısımdı. Yerlikulu (piyade) ler, Eyalet paşaları ile Sancakbeğlerinin idareleri altında türlü adlarla ayrıca beş sınıfa ayrılmıştı. «Topraklı» denilen süvariler, has, zeamet ve tımar erbabının savaş sırasında çıkardıkları «cebelü» ler olup bunlar, barış zamanlarında devletin gösterdiği toprağın (dirliğin) öşrü (1/10 geliri) ile geçinirlerdi.

Eyaletlerin askeri teşkilatı üstünde bir de «Eyalet Müşirlikleri» vardı. Bu teşkilât, Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı 1826'dan sonra kurulmuştu. Eyâlet sancaklarından birkaçının birleştirilmesiyle bu sancakların mali, askeri ve mülki işleri bu «Müşirlik» lere verilmişti.

b) Çıldır Eyaleti

Ahıska fethedilmeden birkaç yıl öncesine ait eski kayıtlar, bize: TORTUM, ARDANUÇ ve Küçük-ARDAHAN (Göle) sancaklarını da içerisine alan ve adı «Gürcistan Vilâyeti, Eyaleti» olan ilk Osmanlı idare örgütünü gösteriyor. İstanbul'da Başbakanlık Arşivi, Tapu 525 sayılı ve Hicri 981 (1573) tarihli «Elviyesi Vilâyet-i Gürcistan (Gürcistan Vilâyeti "Livaları/Sancakları)» adını taşıyan defteri sayın Kırzıoğlu tetkik etmiştir. Bu kayıtlara göre «Tortum Sancağı», Pert Eğrek kalesi çevresini de içerisine almaktadır. Pert-Eğrek, Kiskim (Eğrek, Semevank, Khars, Salaskur mezrealarıyla birlikte) köyleri timarlıdır.

Ardanuç Sancağı: Tavuskar, Cakh-is, İşhan adlarında (merkez Ardanuç Nahiyesi de dahil) dört «nahiye» ye bölünmüştür.

Aynı arşivin 1035 sayılı defterinde, yukarıdaki kayıtlardan ayrı olarak, «LİVANA LİVASI» görülüyor. Bu defter kaydinde İşhan nahiyesi Tortum sancağına, Pert-Eğrek ise Livana sancağına bağlanmış oluyor. Pert-Eğrek nahiyesinde timarlı olarak ayrıca Çorgans ve Garmirik köyleri vardır.

Kaynak: Türk Tarih Kurumu «Yarık İli 1931», s. 64 ve Ahmet Refik beyin «Osmanlı Tarihi» (I cilt) s. 168
BÖLÜM 62: ÇILDIR EYALETİ'NİN KURULUŞU ve SANCAKLARI

Demek oluyor ki, önceden Tortum sancağına bağlı olan Pert-Eğrek birkaç yıl sonra Livana adıyla ayrı bir sancak haline getirilmiştir. Daha sonra da, aşağıda görüleceği üzere bu sancak 7 ayrı beğliğe bölünecektir.

Erzurum Beğlerbeğisi Lala Mustafa Paşa, 1578 yılı Ağustosunda Ahıska ve Ahılkelek bölgelerini, İran'a bağlı bir yerli-Terekeme beğinden fethedip Osmanlı devletine bağlamıştır.

Lala Paşa, aynı yıl Azgur'dan başlayıp Oltu, Pert-Eğrek, Artvin, Ardanuç, Şavşat ve Acara bölgelerini de içerisine alan ve merkezi AHISKA olan geniş ÇILDIR EYALETİ'ni kurdu. (Ayni yıl bu eyalet sancaklarından Azgur'un Atabeğli III. Menüçehr'e, Oltu'nun da onun kardeşi Gorgora/Kvarkvare'ye ocaklık verildiğini yukarıda kendi biyografilerinde görmüştük).

Osmanlı ülkesinde bu yeni eyalet kurulunca, Lala Mustafa Paşa o sırada, Gürcistan, Dağıstan ve Şirvan beğlerine ve hâkimlerine mektuplar göndermiş ve Ahıska beği (ilk Çıldır Beğlerbeğisi) Varoza oğlu Mahmud Han'a bağlanmalarını bildirmişti.

Çıldır Eyaleti'nin kuruluşundan 35 yıl kadar sonra, Hicri 1018 (1610) tarihinde yazılan eserde, bu eyalet (Ahıska/Çıldır merkez sancağından ayrıca) şu 13 sancaktan ibaretti:

1 — Oltu Sancağı (217 bin akça)
2 — Hırtıs/Hartus (205 bin akça)
3 — Ardanuç (280 bin akça)
4 — Ardahan-ı Büzürg (300 bin akça)
5 — Cecerek (360 bin akça)
6 — Posthof (Posof) (200 bin akça)
7 — Maçkh-il (Maçahel) (26,5 bin akça) - Yurtluk-ocaklık
8 — Acara (200 bin akça)
9 — Penek (200 bin akça)
10 — Livana (86 bin akça) - Yurtluk-Ocaklık
11 — Nısf-ı Livana (Yurtluk-Ocaklık)
12 — Pert-Eğrek (400 bin akça) - Has
13 — Şavşad (650 bin akça) - Has
Kaynak 1: Ahmet Rasim beyin yukarıda adı geçen «Tarih» inde, adı «Kavanin-i Al-i Osman der Hülâsa-i Mezamin-i Divan» olarak kaydedilen Ayvansarayî'nin eseri. Bu eser 1964'te Hattî Tüzer tarafından «Osmanlı İmparatorluğunda Eyalet Taksimatı» adıyla yeni yazıya çevrilmiş fakat, sancak ve yer adlarının çoğu yanlış ve bozuk çıkmıştır. (M.A.Ö.)
Kaynak 2: Ahıska merkezi eski kayıtlarda: «Kaide-i Memleket, Paşa Sancağı» adlarıyla anılmıştır.
BÖLÜM 63: ÇILDIR EYALETİ'NİN DEĞİŞİMİ ve SON DURUMU

Bu sancaklardan Ardanuç, Maçahel, Livana, Nısf-ı Livana, Pert-Eğrek, Şavşat sancakları çağımızın Artvin İli'ndedir.

Daha sonraları 1727'lerde yapılmış bir harita fotokopisinin "Kitabe"sinde, Çıldır Eyaletinin sancakları arasında şunlar da geçmektedir: Çıldır/Ahıska (Merkez sancağı olarak), Ardahan, Küçük, Göle (Penek), Tavuskar, Ahılkelek, Töryalet.

1828'deki Türk-Rus savaşı sonunda imzalanan «Edirne Muahedesi» ile Ahıska'nın elimizden çıkması üzerine eski tarihi «Çıldır Eyaleti» örgütü de bozulup ortadan kalkmıştır. Bu muahede ile Ahıska, Azgur, Hırtıs ve Ahılkelek bölgeleri elimizden çıkmış, bundan sonra da Erzurum eyaletine bağlı olarak Oltu merkezli «Çıldır Sancağı» kurulmuştur.

1861-62 Osmanlı Devlet Salnâmesi'nde gösterilen sancaklar arasında görülen «Çıldır Sancağı» da: Şavşat, İmerhev, Ardanuç, Maçahel, Livana, Göle, Çıldır, Posof, Ardahan, Narman (Narman/Mamervan), Penek, Oltu, Tavuskar kazalarını kapsamakta idi.

Acara ile birlikte Borçka ve Hopa Arhavi bölgeleri de o çağda Trabzon eyaletine bağlı, merkezi Batum olan «Lazistan Sancağı» içindedir.

Not: Faik Reşit Onat, Tarih Vesikaları dergisi, sayı 2 «Bir Önasya Tetkiki» makalesi. Bu tarihten 90 yıl sonraki 1713/m. 1125 H. Defterinin yoklama kaydında, Eyalet şu 17 sancaktan ibarettir: 1 - İmerhev, 2 - Şavşat, 3 - Ardanuç, 4 - Livana, 5 - Kiskim ve Pert-Eğrek, 6 - Tavuskar, 7 - Penek, 8 - Narman, 9 - Oltu, 10 - Göle, 11 - Ardahan, 12 - Çıldır (Ahıska Merkez), 13 - Ahılkelek, 14 - Hartus, 15 - Acara-i Ulya, 16 - Acara-i Süfla, 17 - Maçahel. (M.A. Özder)
BÖLÜM 64: SON DÖNEM İDARİ YAPI ve ATABEĞLİ SANCAK BEYLERİ

Bu «Çıldır» ve «Lazistan» adlı sancaklarımız, 1878'den sonra Üç-Sancak (Elviye-i Selâse: Batum, Ardahan, Kars) bölgelerinin savaş tazminatı olarak Çarlık-Rusya'ya bırakılmasıyla elimizden çıkan kısımlar arasında bir değişikliğe daha uğramış olacaktır.

Osmanlı iç idaresinde «eyaletler» örgütü 1865 yılına değin süregelmiştir. 7 Cemazelahir 1281 (1863) tarihinde kabul olunan «Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi» ile eyalet yerine vilâyet örgütleri kuruldu. İlkten bu yeni teşkilât ülkenin her bölgesine uygulanamamıştır. Âli Paşa'nın Sadrazamlığı çağında (1871'lerde) Erzurum Vilâyeti kurulunca son Çıldır Sancağı da şu idare bölümleriyle bu yeni vilâyete bağlılığını muhafaza etmiş oldu:

1 — Oltu (merkez) kazası: Narman, Penek, Tavusker nahiyeleri
2 — Ardahan kazası: Göle, Çıldır, Posof nahiyeleri
3 — Ardanuç kazası: Şavşat nahiyesiyle

Aynı yıllarda, Artvin, Borçka, Hopa kesimleri Batum Lazistan sancağına bağlıdır.

c) Atabeğler soyundan gelen Sancak-beğleri
1 — ŞAVŞAT-MAÇAHEL-İMERHEV Sancakları

İslâmlığı kabul etmeden önce, Şavşat Beği (Emiri) Esferidun Beğ'dir. Bunun oğullarından üçünün adı, 971 Hicri tarihli Lala Mustafa Paşa vakfiyesinde geçiyor. Bunlardan, Yosebit beğ İslâm olunca Mehmet adını almıştır. Hristiyan adları belli olmayan öteki kardeşleri Ahmet ve Mahmut beğlerdir.

Yosebit/Mehmet beğ, Şavşat Mirlivası/Sancakbeği olmuştur. Üzerine haslar kayıtlıdır. İmerhev Mirlivası olan kardeşi Mahmut beğdir. Bunun da hasları vardır. Maçahel/Maçkh-il-Acara Mirlivası da (Cağveş lakaplı) Ahmet beğ olup üzerine haslar kayıtlıdır.

Bu kardeşler, Osmanlı devletine gönül isteğiyle katılıp İslam dinine giren ilk sancak-beğleridir. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü 1873 yılına ait Erzurum Vilâyeti Salnâmesi...

BÖLÜM 65: ŞAVŞAT SANCAK BEYLERİ ve OSMANLI BELGELERİ

Tapu "Kuyud-ı Kadime" defterlerinden "Liva-ı Çıldır" ile "Şavşat Sancağı" defterlerinde herbirinin hangi köylerde yurtluk-Ocaklık üzere hisseli hasları bulunduğu yazılıdır.

İstanbul'da Başbakanlık Arşivi 29'cu Mühimme defteri sayfa 152'de kayıtlı bulunan Ahmet beğle kardeşleri üzerine olan bir vesika önemlidir. Sayın Kırzıoğlu eliyle örneği alınan 25 Zilhicce 984 (Çıldır zaferinin üç yıl öncesi) tarihli padişah buyruğu şudur:

"Erzurum Beğlerbeğisine hükmüm ki, hâlâ Şavşat ve İmerhev Husrev ve Mahmut dâme izzehümâ mektup gönderüp, karındaşları olup, (Kakhet Kıralı) Levend Melik oğlu Aleksandra'nın ubûdiyetnâmesini getüren Maçahel Sancağı-beği Ahmed beğin, kayınları (Aleksandra) içün yukarı-cânibe (İran'a) tâbi' olup, ber zaman (kayınbiraderi yanına) varup-gelmekten hâli olmayup ve her vardıkça yirmi-otuz re's (baş) avlar alup gider; atları ne yerden almışlardır görülsün deyü bildirdikleri eçelden hafiyyeten teftiş olunup gönderilmesünü emredüp buyurdum ki, varıcak arz olunan kemesnelerün ahvallarin hafiyyeten ondnet veçhile (gereğince) teftiş idüp göresün, filvâki' iam olunduğu üzere yukarı câ'nib ile alâkaları varmıdır, varup gelürler mi ve at alup gittikleri ve atı kimden alurlar ve ne yıldan (kaç yıldan beri) alup gider bir asil ile ma'lüm edinüp dahi sıhhati üzere yazup billiresin."

Bu vesikaya ve Kırzıoğlu'nun izahına göre, Maçahel beği (Lağveş) Ahmet beği kardeşleri Şavşat beği Husrev ile İmerhev beği Mahmud Osmanlı devletine ihbar etmişlerdir. Bu Ahmed beğ sonradan kardeşleri yerine Şavşat'a beğ olacaktır.

Şavşat'ta Musa Atabek elinde bulunan yurtluk ocaklık Sancakbeğliği fermanlarından biri, 14 Şaban 972 (17 Aralık 1564) tarihli ve tespit ettiğimiz beratların en eskisidir. Bu ferman kaydinde: Mahmut beğin Şavşat Sancakbeğliği, yukarıda nakledilen vesikadan 12 yıl önceki tarihi taşıyor:

"... binâen alâ hâzâ sibikan üçyüz bin akça hasları ile Şavşad Sancağı-beği olan (uzunca cikaptan sonra).. inâyet-ül-melik veddâd MAHMUD dâm ' izze beğ hakkiods mezid inayetip zuhüra getürüp bedeliyle Küçük-Ardahan (Göle) sancağı sene isnâ ve seb'in ve tis'u-mie Şâban-il-muazzamın on dördüncü gününden tefviz kılınup tarih-i mezkurdan hâsları tevcih olmağı içün hükm-i şerifim verildikte mir-i sibtk Mehmed dim ' seze-bordt öyledüğü haslardan yüz seksen sekiz bin dört akçalık hüssı ENCUL bulunup noksanı olmağla Mümervan (Narman) sancağı ifrâzından olup..."

Fermanda geçen "mir-i sibik Mehmed" kaydinden anlaşılıyor ki, Mahmud beğden önce kardeşi Mehmed (Yosebit) beğ Şavşat sancakbeğidir.

BÖLÜM 66: HUSREV BEĞ'İN SANCAK BEYLİĞİ

Aslı Şavşat'lı Kaya Şenol (Hamşioğlu) beyde olan 8 Şaban 998 (1590-91) tarihli yurtluk-ocaklık beğlik fermânında da HUSREV beğ Şavşat sancağı-beğidir. Bu fermanın ilk satırı yırtılmış olup, ikinci satırdan başlayan ve okuyabildiğimiz kısımlarını aşağıya alıyorum:

"... abeddevüm husûli makasid ve meramlarıyle... ke khnup mahsül-i âmâl olalar binâen alâ zâlik Şavşad sancağını işbu dört yüz seksen üç bin dokuz yüz doksan altı akça hasları ile ber-vech-i tekmil beşyüz altı bin beşyüz otuz yedi akçalık üzere mutasarrıf olan râfi-i refi-i fechunde-falı tüclüri kıdve't-ül ümerâ-il-kirâm ve umdet-il kiiberâ-il-fehim. zü'l-kadr-i ve'l-ihtirâm-i-mulûk Bi-mezil-i mâyet ül-melik-il-allüm HUSREV dâm izzüh der-gâh-ı muallâma mektup gönderüp, ahidnâme-i Hümâyun mucibince mutasarrıf olduğu sancağı, mukaddemâ babaları rizâlarıyle tahrir olundukta Maçkh-il Sancağının... (birkaç kelime yeri yırtık) ba'dehu Acara Beğlerbeğisi olan AHMED, beğlerbeğisi olmazdan mukaddem yüz bin akçalık ifraz kendünün ocağımlan üzerinde olan iltizamı edâ kılmak şartıyle kadıye verilüp, ikin zıktolunan malı hazine-i âmireye teslim etmeyüp ve reayaya tazallüm..."
Not: Esferidun oğullarından Mehmed ve Husrev beğlerin ayrı ayrı birer kardeş mi yoksa her iki ismin bir kişiye mi ait olduğunu anlamak güçtür. Belki Mehmet Husrev'dir. Lala Paşa vakfiyesinde sadece: «Esferidun beğ oğulları Ahmed ve Mahmud» adları geçmekte ve Yösebit Mehmed beğ ayrıca ve açıkça yazılmış bulunmaktadır. (M. A. Ö.)
BÖLÜM 67: MAÇAHEL SANCAĞININ İDARESİ

"...edüp vüki' olan deyinlerin edâ etmek üzre iki yüz bin akçanın yüz bin akçalığı kendüye ilhak olup, Maçkh-il sancağı dahi vü-sariinileyhden alinup, kemâkân ellerinde olmak üzre emr-i it ricâ etmeğin zikr olunan iki yüz bin akça ifrazın yüz bin akçası şart-ı mezbür üzere mümâileyhe mukarrer edüp sancağına ilhak eyleyesin deyü doksan sekiz (H. 998) cemâzielahirinin evâhirinde emr-i şerif verilmeğin Maçkh-il ve Şavşad ve Livane sancaklarını da Maçkh-il sancağı namına müşarünileyh tasarruf eder imiş iki yüz üç bin iki yüz yirmi dokuz akça has tassif olunup, yüz bir bin altı yüz on bir akçası ifraz mumaileyh tahvilinden üzerinde olan kesr-i iltizamı eda etmek şartıyle elinde olan dört yüz seksen üç bin dokuz yüz doksan iki akça haslarına ilhak olunup cümle hasları beş yüz seksen beş bin altı yüz altı akçalık olup elinde olan ahidnâme-i Hümâyun mucibince tevcih olunup, Emir-ü-ümerâ-il-kirâm Beğlerbeğisi AHMED dâme ikbâlüh tezkeresi mücebinze lâyık ve evlâ ve sezâvar ve ahri görüp verdim ki zikr olunur ve şerb-ü beydü Ve tabrir ve ayan kılınur (bu cümleden sonra sıra ile 70 kadar köy ve mezraa adı ve akçaları yazılıdır).

Ve buyürdum ki, ba'd-el-yevm tasarruf kılınup şolki vezâifi hidemât-ı mebrûre-i mevfûre ve mesûl-i meşkûre asâkir-i mensûreden ber-mücib-i Defter-i Hikânî bi kusûr mer'î ve mücddâ kıla ve Livâ-i mezburun kadıları ve alaybeğisi ve zuamâ ve erbâb-ı timârı ve sâyir vâzi'-ü refi' ve sagir-ü kebiri ve gani ve fakiri müşürünileyhi sancakbeği bilüp ta'zim ve ikram ve tefhim-ü ihtirâmında dakika fevt etmeyüp sözüne muhale'et ve emrine mugayeretden hazer edüp sancağına muteallik olan umurda muracaat edeler olbabda... şöyle bileler alâmet-i şerife i'timad kılalar;

Bi'makam-ı Kostantaniyye't-il-mahrûse,

Bu fermanda, «Şavşad ve Livana sancaklarını da Maçkh'il sancağı namına Müşürünileyh (Husrev beğ) tasarruf eder» kaydı önemlidir. Önce Maçahel sancağı beği iken sonra Acara Beğlerbeğisi olan ve reayaya eziyet eden AHMED beğ, hazine hisselerini de vermemiş, bu sebeple Maçahel sancağı elinden alınmıştır.

BÖLÜM 68: ŞAVŞAT VE İMERHEV SANCAK BEYLERİNİN HASLARI

Fakat sonradan şartlara bağlanarak yeniden kendisine tevcih olunmuş bulunuyor.

Fermanda geçen kayıtlara göre Hüsrev ve Ahmed beğlerin kardeş oldukları da anlaşılıyor.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü «Kuyûd-ı Kadîme» kısmında 324 Numarada kayıtlı «Defter-i İcmâl-i Livâ-i Şavşad ve İmir-Hew» yazılarında, bu sancak beylerinin hasları şunlardır:

Şavşad Mirlivası Mehmed Beğ Hasları:
Şavşad Nahiyesi'nden 34 köy, İmir-Hew Nahiyesi'nden 2 köy (hisseli), Ardanuç'un Samısyar (hisseli).
İmir-Hew Sancağı Beği Mahmud Beğ'in Hasları:
İmerhev'den 24 köy, Şavşat'tan 14 köy. (Bu 11 köyden: Zendaba (şimdi adı: Arpalı) köyü, 1125/1712 yılında «Erzurum'da Lala Mustafa Paşa camiine vakıf» olarak sonradan tashih görülmüştür.)
Maçahel Sancağı Beği Ahmed Beğ'in Hasları:
Maçahil nahiyesinden 19 köy, Şavşad'dan (hisseli) 9 köy, Livana Nahiyesi'nden 4 köy (İrse, Küvarshan, Artvin, Kondavur hisseli olarak).

Hicri 1079 (1670) tarihini taşıyan bir başka fermanda: Şavşad sancağının yurtluk-ocaklık suretiyle Ziver Beğ oğlu Mahmud Beğ'e tevcih olunduğu görülüyor. Ferman kaydında: Mahmud Beğ küçük yaşta iken babası Ziver Beğ'in ölmesiyle amcası Ahmed Beğ'in kendisine gadretmesi üzerine bu tevcihin yapıldığı belirtilmiştir.

Adı geçen Ziver Beğ'in, Şavşat sancağının eski beylerinden olup yukarıda adı geçen Mahmud Beğ'in oğlu olacağını, oğluna da gelene uyarak babasının «Mahmud» adını takmış olduğunu sanıyorum.

Ziver oğlu Mahmud Beğ'e yapılan tevcihte: Maçahil'den 26, Şavşad'dan 15, Ardanuç ve Ardahan'dan 5 olmak üzere 46 köyün haslarından hisseler kayıtlıdır.

Bu tarihten 49 yıl sonraki 1131 (1719) tarihli ferman kaydında: Şavşad Sancağı, hisseli «yurtluk-ocaklık» olarak HABİB BEĞ ile kardeşleri İSMAİL, ALİ ve ABDÜLBÂKİ üzerindedir. Abdülbâki Beğ erkek evlatsız öldüğünden hissesi mahlüldür; 1131 Saferinin 24'cü günü ÇILDIR VÂLİSİ İSHAK PAŞA tarafından padişaha arz edilmiştir. (Burada ve aşağıda adı geçen İshak Paşa, Atabeğli Büyük İshak Paşa olup, Çıldır Valiliği/Beğlerbeğliği 1725-1747 yılları arasındadır.)

BÖLÜM 69: SANCAK BEYLERİNİN HİSSE DAĞILIMI

Şavşad ve Maçahel sancakları, «mülkiyet ve yurtluk-ocak» suretiyle babadan oğula geçtikten ve kardeşler arasında – vefatla gördükten sonraki 1160 (1746) yılında, şu beyler elinde bulunmaktaydı: ATÂULLAH, MEHMED, ABDÜLLÂH, ESAD, AHMED, MEHMED, SALİH, ALİ beğler (hisseli olarak). Aynı yıla ait olan diğer fermandaki tashih kaydının baş cümleleri şöyledir:

«.. Müşir-i mühimme nizâm-ül-ümem Çıldır Valisi İshak Paşa saddesi sündetime mektup gönderüp, Eyâlet-i Çıldır'da vâki Şavşad ve Maçahel sancak beyleri tefrik olunduklarında, Maçahel beyleri olan hisselerine bedel Şavşad beyleri hâssından Dabaket-il (şimdiki Yağar köyü) ve Us'usa nâm karyelerde maadasından birkaç köy verip, yüz ol seneden beri ahar ve rüsûmat tahsil olunmayup yödlendir ve zann-ı daşarruflarında olmağla..»

Bu isimlerden Atâullah, Muhammed, Abdullah ve Es'ad beğler, aynı yılda (1746) yapılmış bir başka ferman tashihinde Maçahel sancak beyleri olarak görülüyor.

«.. Cedlerin Şavşad ve Maçahel sancakları tarafında müstakil üzre mutasarrıf olup hin-i tefrik ve inkısamda Maçahel sancağına muadit olmamakla kendi rızaları ile dâdî yönden çiftlikleri maa tevâbi ve devâhi Maçahel sancağı tarafına verilüp... ve kiyüz seneden berü zapt-ü tasarruf olunup..»

Burada adı geçen beylerin kardeşlerinden olan HABİB BEĞ, 20 yıl önceki 1140 tarihli beratlarında: «Yurtluk-ocaklık müştereken mutasarrıf Habib ve İsmail ve Ali» beğlerin adları yazılıdır. Aynı beratta: «Bunların babası, ecdat ve eslâflarının kayıt ve beratlarına dâhil olup eb-an-ced (atadan) mutasarrıf oldukları» belirtilmektedir.

HABİB BEĞ, (1161/1746) yılında, (hisseli) Yurtluk-ocaklık Şavşad sancağı beği olup, Göle beyleriyle aralarında olan Ardanuç'un Karniye (şimdiki: Kapıköy) köyü davasında aldığı yeni beratla bu köydeki hisselerine yeniden sahip olmuştur.

BÖLÜM 70: SALİH BEĞ OĞULLARI VE ÇATIŞMALAR

1160 (1747) tarihini taşıyan uzun yazılı fermanda, yine Çıldır Valisi İshak Paşa'nın padişaha arzı üzerine, SALİH BEĞ oğulları Alâullah, Muhammed, Abdullah, Es'ad, Ahmed beğlerin Maçahel beyleri olarak adları geçer. Ve Maçahel beylerinin noksan hisselerine karşılık Dabaket-il ve Us'usa köyleri çiftlikleri üzerinde, aralarında anlaşmazlık çıktığı söz konusu olur. Bu sırada, Şavşad sancağının hisseli beyleri de (Habib Beğ'den ayrı olarak) Salih Beğ oğulları İsmail ve Ali beğlerdir.

1195 (1784) yılında, Şavşad Sancağı'na yurtluk-ocaklık üzere mutasarrıf MEHMED SALİM BEĞ'dir. Bunun hisselerine de Ali Beğ nâm kimesne müdahalede bulunmuştur.

1207 (1793) tarihli beratta: «İSMAİL ES'AD BEĞ ile kardeşi YÜMNİ MEHMED BEĞ ve halaları Hatice ve hemşireleri», padişaha arz-ı hâl gönderip: Sabudara, Satlel, Dabaket-il, Şindoban ve Mökte çiftliklerine hüccet-i şer'iyye ile ber-vech-i iştirak mülkiyet üzre mutasarrıf iken, ecânib ve eshâb-ı garazdan kaza-i mezkûr (Şavşad)da sâkin Ali Beğ'in 1200 hicri senesinde müdahale edip, mevcut eşya ve zehâir (tahıllar) ve hayvanatı zaptettiği kayıtlıdır. Bunların kendilerine teslimi için padişah iradesi almışlardır.

1203 (1784) tarihinde verilmiş fermanda, Şavşad sancağı beği MEHMED SALİH BEĞ'in oğlu ES'AD İSMAİL BEĞ'dir. 1229 (1814) tarihini taşıyan bir Ahıska buyruldusuna göre de, kardeşi YÜMNİ MEHMED BEĞ Şavşad sancağı beğidir. Aşağıya bazılarını aldığımız aynı buyrultuda, Mehmed Yümni Beğ bu sancağın – buyrultuda adları geçen – bir kısım köylerine de hisseli olarak mutasarrıftı. Bu sırada, İmer-Hew Sancağı beyleri DEDE ve OSMAN beğler, Yümni Beğ'in bu hisselerine müdahale ettiklerinden, aşağıdaki şer'î buyrultu verilmiştir.

Ahıska Naibi Buyrultusu (1229/1814):
«Siyer-i Ni'met-meâb ŞAVŞAD Kadısı efendi zeyd-i ilme hurer olunur ki; Şavşad livâsına dâhil olarak Moru-Khoz (şimdiki: Yamaçlı) ve Khozabir (ş: Yanıklı köyü mahallesi) ve Usiam-is (ş: Liski-Kale kö.) ve Savil (ş: Tepe-köy mah.) ve Mikelid (ş: Çoraklı kö. mah.) ve Sukna (?) ve Sıkhloban-süflâ (ş: Pınarlı kö.) ve İmir-Hew sancağında Skal-simer (ş: Balıklı kö.) ve Bizata (ş: Yakalı kö. mah.) karyeleri hâsıllı yazılarıyla SAVŞAD sancağı beği iftihar-ı-ümerâ-il-kirâm YÜMNİ MEHMED BEĞ dâme izzetühû'nun sancağından hâssı ve ber-vech-i kadîm üzre mutasarrıf olduğu zâhir ve bedîhî ve bir taraftan müdahale kabul etmiyeceği muktazî iken İmir-Hew sancağı beyleri DEDE BEĞ ve OSMAN BEĞ fuzûlî hisse mezburlar zabt ve ta’şir ettiklerini mîr-i mümâileyhüm ve müktezâsı berat-ı şerîf zabtettirilmesini istid’a etmekten nâşi beratının yazısına göre mezkûr karyeler mümâileyhümân tarafından terk ve iade ve müğâyir berât ve emr-i cihan-mutâ’ (muhalif) hareketden men’-i mübâşedetlerini İmir-Hew beyleri tarafına tenbîh ve te’kîde dikkat ve iğâyet ve vech-i şer’î müdahaleden men’-u def’eylenmek bâbında Eyâlet-i Çıldır'dan işbu buyruldu tahrir ve ıttılâ ve yedine i’tâ kılınmışdır. Mücibince amel ve hareket olunmak. Fî 29 Ş. 1229»
BÖLÜM 71: İMERHEV BEYLERİ VE YÜMNİ MEHMED BEĞ

Bu buyrultudan iki yıl sonraki 1231 (1815) tarihinde yazılan «AHISKA İLÂMLARI»'nda «İmer-Hew» (İmir-Deresi) sancağı beyleri «Saadetlü Ali ve Osman beğler» dir. Belki, bunlardan Ali Beğ, Osman ve Dede beğlerle kardeş ve hisse sahibiydi.

Yine bu yıla ait fermandan birinde, Şavşad sancağı beği olarak Yümni Mehmed Beğ'in adı geçmektedir. Bu fermandaki kayıtlar özetle şunlardır:

«.. Şavşad sancağına ber-vech yurtluk ve ocaklık üzre mutasarrıf mîr Es'ad İsmail veled-i Mehmed Salih (Mehmed Salih oğlu Es'ad İsmail), bilâ-veled fevt olup, livâ-i mezbûr mahlûl olmağla... mîr Yümni Mehmed müteveffâ-yı mezbûr (Es'ad İsmail)'in kardeşi olup.. kardeşi mahlûlünden ber-vech yurtluk ve ocaklık mîr-i mümâileyhe (Y. Mehmed'e) tevcih bâbında... Livâ-i mezbûr ber-vech yurtluk ve ocaklık mîr-i mümâileyh Yümni Mehmed dâme izzetühû'ya vech-i meşrûh üzre tevcih» olunmuştur.

Bu tevcihte: Şavşad'dan 35, Ardanuç'tan 5, Ardahan'dan da 2 köyün hâsılları – hisseli olarak – yazılıdır.

Livana sancak beği SÜLEYMAN BEĞ'in ilgili kısımdaki biyografisinde de görüleceği gibi, 1233 H. tarihli Ahkâm Hümayunları'ndan birinde, devlete zararlı görülen Hertvis/Hırtıs Beği Mahmud Ağa'nın tutulup idamından söz edilirken bu arada «Ümerâ-yı Eyâlet'ten Livanalı Süleyman Beğ ile Satlel/Şavşad Beği Yümni Mehmed Beğ» adları da geçmektedir.

Not: «Ümerâ-yı eyâletten Livanalı Süleyman Beğ ile Yümni Mehmed ve Ardahan Beği Ali Beğlerin ittifak ve meşveretleri ile, Vezir-i Müşârunileyh (Çıldır Valisi) hazretleri tarafından şâkî-i merkum Mehmed Ağa'nın idam ve izâlesi irâde-i celîle-i padişahî iktizâsından olduğuna mebnî Vâlî-i vilâyetimiz hazretleri, Dergâh-ı Âlî Kapucubaşılarından (eski Çıldır Valisi müteveffa Hamşi-zâde Selim Paşa'nın oğlu) Acara Mütesellimi Ahmed Beğ'i memur idüp, işbu Sâl-i hâyr'in on üçüncü yevm-i sâlisinde aleyhisselâm Hertvis kalesine varup, taşrasını zapt.. ve merkumun ser-i maktû’unu takdîm-i bârigâh-ı felek-medâr-ı cihan-bînî Kılınmış...»
BÖLÜM 72: TANZİMAT ÖNCESİ SON DÖNEM BEYLERİ

1250 (1836)'de «Es'ad İsmail ve kardeşi Yümni Mehmed Beğ ve hemşireleri ve halaları (Hatice Hanım)'ın mülkiyet üzere iştiraken mutasarrıf oldukları çiftliklere» İmir-Hew beği (olduğu anlaşılan) Ali Beğ'in tekrar müdahale ettiğine ve men'ine dair ferman ısdar edilmiştir.

Tanzimat Fermanı'nın ilânından iki yıl önceki 1251 (1837) tarihli fermanda: İmir-Hew ve Acara sancaklarında «ber-vech yurtluk ve ocaklık nısıf hisseye mutasarrıf Ali Beğ fevt ve hissesi mahlûl olduğundan» oğulları Hüseyin, Süleyman ve Sefer beğlere berat verilip, «mahlûl-i mezbûr ber-vech yurtluk ve ocaklık size tevcih olunmuştur» deniliyor.

Bilindiği ve yukarıdaki Çıldır ve Ardanuç fetihleri paragraflarında da görüldüğü gibi, 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile sancak beyleri resmî görevlerini yitirdiler. Bu beylerin, ondan sonra devlet işlerinden: vergi-tahsilât, topraklı asker besleme ve kumandan olarak askerleriyle savaşa katılma gibi resmî görevleri kaldırılmıştır.

Günümüzde, Şavşat ilçesinde, Macahel, İmer-Hew ve Satlel-Şavşad sancaklarında ve bu sancağın «Hisse Kazası» adıyla anılan kesiminde yurtluk-ocaklık üzere sancak beği olanların torunları yaşamaktadır.

BÖLÜM 73: ŞAVŞAT BEYLERİNİN TORUNLARI VE AİLE GELENEKLERİ

Şavşat'ın (tarihî Tukhar kalesiyle ünlü olan) Kayadibi köyünde Skhe-oğulları olan müteveffa Cafer Beğ ve bunun 50 yaşlarındaki Hivet ve Adil Atabek adlı çocuklarının naklettikleri aile gelenek haberleri şöyledir:

«Dedelerimiz, İmer-Hew'de ilk sancak beyleri iken, şimdiki Eski-Kale (eski: Ustam-is) köyünde ve kalesinde oturmuşlar, ora da Maçahel'den gelmişler. Sonra Ustam-is'ten Skhe-zir köyüne gelip burada yerleşmişlerdir. İlk Maçahel beyleri de bizim dedelerimizle kardeş imişler. Veli Bey Cevizli ve Beğ-isman/Beğ-Osman derler. Agar beyleri adlarıyla anılan ve diğer bir kolunu teşkil eden «Gögür-oğulları» ile soyumuzun yakınlığı yoktur. Onlar Hisse beyleri olarak biliniriz...»

Kayadibi köyündeki eski beyler torunlarından son yüzyılda yaşayanlar arasında şunların adları tesbit edilmiştir:

Şavşat'ın Elmalı/Vana köyünde oturan Arslan Beğ ile kardeşlerinin dedeleri ise (Cakeliler bölümünde de işaret edildiği gibi) Acara'dan gelip orada yerleşen Cakelilerdendir.

Aynı ilçenin Kurudere köyünde oturan bir ayrı beğ kolu daha vardır ki, bunlar Gögür-oğulları (şimdi: Köksoy) adıyla anılan ve Ahıska'dan gelen bir kolun torunlarıdır. Bu koldan bir beğin adı şer'î hüccetlerin birinde «beğ» sıfatıyla ve «Gögür-oğlu» adıyla geçer.

BÖLÜM 74: FERMANLAR VE SOY ARAŞTIRMALARI

Apatra-Vel/Vil-Tibet beyleri kolundan olan Fuat Atabek oğlu Musa Atabek'in elinde bulunan on kadar fermanın kimlerden kaldığını tesbit etmek mümkün olmadı. Vaktiyle Orman Mühendisi ve sonradan Ankara Belediyesi memurlarından iken emekli olan Süleyman Atabek ile merhum Derviş Atabek'lerle müteveffa Fuat Atabek'in aynı koldan oldukları söylenir. Kesin bir bilgi elde edemedik, yalnız, bu kolun Şavşat'ta da «Hisse beyleri» olarak bilinen ve eski kayıtlarda «Hisse-kazası» adıyla geçen Mirya bucağı kesiminde hisseli oldukları anlaşılıyor.

Maalesef toplanmış fermanlardan yalnız en eski tarihli olanın kopyasını almıştım. Diğerlerinde adları geçen beylerin kimler olduğunu ve beylik yıllarını 1943'teki yörüşümle tesbit edememişim. Şurası da var ki, Hamşi-oğlu Kaya Şenol Bey'deki birkaç ferman gibi, Musa Bey'dekilERden hepsinin de kendileriyle ilgili olmaması gerekiyor.

Bu fermanların en dikkate değer olanı, 1140 (1727) tarihli ve "Yurtluk-ocaklık müştereken mutasarrıf Habib ve İsmail ve Ali beğler"e ait olandır. Bu belge, ailenin o dönemdeki hisseli yapısını ve Osmanlı idaresi nezdindeki yerini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

Belge Notu: 1140 (1727) tarihli fermanda “Cedlerin Şavşad ve Maçahel sancakları tarafında müstakil üzre mutasarrıf olup…” ifadesiyle başlayan kısım, ailenin köklü yapısını vurgulamaktadır.
BÖLÜM 75: ATABEK AİLESİNİN ŞAVŞAT KOLU

Çilistirelerinin, Şavşat'ın Meşeli (tunç baltaların bulunduğu eski: Dabi-süri) köyüne bağlı Agara mahallesi olduğunu ve bu yerde eski yapıların temel ve yıkıntı kalıntıları olduğunu kendilerinden ve çevrelerinden öğrenmiştim.

Emekli Süleyman Atabek'e, bilgi almak için yazdığım iki mektup, aradan uzun süre geçtiği halde henüz karşılık görmemiştir. Ancak, 1964 yazında Şavşat'ta Mecit Toktemir Efendi'nin bana verdiği bilgiye göre, bu Atabeğlerden Derviş ve Süleyman beğler hakkında şu hususlar tevsik edilmiş oluyor:

Bilinen dedeleri Osman Beğ, bunun oğlu Süleyman Beğ, onun oğlu İshak Beğ olup, bunun oğullarından büyüğü (Eski Şeker İnhisarı Müfettişlerinden) Derviş Atabek merhum, küçüğü de Süleyman Atabek'tir. Bu Süleyman Beğ'in oğlu da (şimdi İstanbul Emniyet Müdür muavini) Gürbüz Atabek'tir.

Agara Beğlerinin bu kolu 1878 (93) savaşı sırasında Erzurum'a göçmüşlerdir. 1937'lerde hayatta olan Derviş Atabek, sayısı bir hayli kabarık olan eski kitaplarını Artvin Halkevi'nin il kitaplığına hediye etmiştir. Bu kitapların iç kapağında: «Derviş CAĞBEK'in Halkevine Hediyesidir» damgası vurulmuştu.

Not 1: Mecit Efendi, bu beğlerin Erzurum'da tahsilde olan babasıyla olan medrese arkadaşlığı ve sonraki gelip-gitme ve ahbaplıkları dolayısıyla bu bilgileri edindiğini söylemiştir.
Not 2: Bu haşiye s. 53'e alındı. M.A.Ö.
BÖLÜM 76: SERVER ATABEK VE SOY ARAŞTIRMALARI

Bir de Ahıskalı Atabeğ oğullarından Mühendis Mühendisi ve Birinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Ardahan Mebusu olan SERVER ATABEK vardır. Bu zat, gerek Cihan Harbi yıllarında ve gerekse Milli Mücadele süresince Ahıska-Ardahan ve Şavşat çevrelerinde geniş ölçüde siyasi faaliyet göstermiş bir yurtsever insandı.

Server Bey, 1915'teki Şavşat-Sahara savaşları bozgunumuzdan sonra tekrar Şavşat'a inen Rus hükümet adamlarının, yerli sancak beylerini şaşırıp girişmek istedikleri «katl-i âm» i, Hamşi-zade Temur ve Cemal Bey kardeşlerle işbirliği ederek önleyenlerden biridir. Bunun için Ahıska'dan Şavşat'a gelmiş ve Rus memurlarına ve tahkikatçılarına karşı durup, burada «kimin burnu kanatılmaz, Rusya'nın böyle bir emri yoktur ve olamaz» diyebilmiştir.

Adı ve hizmetleri, Kırzıoğlu Fahrettin Bey'in «Millî Mücadele'de Kars» adlı eserinde övülerek anılan Server Atabek, birkaç yıl önce İzmir'de erkek evlatsız ölmüştür. Bu zatın da Ahıska'dan gelen Atabeğlilerden olduğu bilinmekteyse de, kimlerin torunlarından bulunduğu tesbit edilmiş değildir.

Not: Şavşat'ta, o yıllardaki yerli-gönüllülerimizin gazilerinden olan Satlel'li Vusul Aktakal ile Ziver Seçkin ağalar, bu olayları tesbit sırasında bana: «Alabağ oğlu Server Beğ» adını açık şekliyle söylemişlerdi. (1943 yılında M.A.Ö.)

Vesikaların çoğu ve aile gelenek haberleri ile buraya değin yapılan incelemelerin verdiği sonuç şu oluyor: İlkten Maçahel'de İslâmlığa girenlerle, Pert-Eğrek-Livana boylarındaki sancak beyleri aynı koldan gelmedir. Şavşat beylerinden birinin Livana Pert-Egrek sancakbeğliğine hisseli olması da bunu gösteriyor.

Artvin/Livana Beğlerinin «Maçahel'den gelmiş oldukları» üzerine olan aile gelenek haberleri ile çevre rivayetleri de vesikalara uygun düşmektedir. Biyografiler Bölümünde göreceğimiz Topçu Ali Rıza Paşa (1834-1920)'nın tarihlere ve ansiklopedilere geçen kişisel hayat hikâyesinde: «Gazi Sefer Paşa torunlarından» gösterilmesi de bu gereğe göre tesbit edilmiştir.

Not: Yeni yazıya yapılan çevirmelerde, eski yazıyla olan Sefer adının - belki de «sad» harfiyle yazılı olan imlâsından alınıp - Cafer okunmasından, Sefer Paşa'nın adı Ansiklopedilerde «Cafer Paşa» olarak geçiyor. M.A.Ö.

Şu var ki, Şavşat-İmerhev-Maçahel-Acara beylerinin soy kütükleri ve biyografileri, onlardan gelen silsileli kol tesbit edilemediği için bu tetkikimizin dışında kalmış oluyor. Örneğin: «Şavşat Emiri Esferidun Beğ»in, tertiplediğimiz secerenin hangi koluna bağlı bulunduğunu şimdilik bilemiyoruz.

BÖLÜM 77: PERT-EGREK/LİVANA SANCAK BEYLERİ

Yukarıda (Artvin çevresi fetihleriyle ilgili kısımlar) görüldüğü gibi, Bayburt'ta oturan Erzurum Beğlerbeğisi Mehmed Han'ın h. 943/1537 yılında, Atabeğliler elindeki Çoruh boyu kaleleri üzerine yaptığı ilk Osmanlı akını sırasında, Pert-Eğrek kalesinde oturan Hristiyan Atabeğ askerleriyle savaşlar olmuştu.

Bu tarihten 13 yıl sonraki 959/1549 sonbaharında Kanuni'nin Veziri Karaca Ahmed Paşa'nın fethi sırasında ise, Pert-Eğrek, Nikhak (Tortum'daki Nikak değildir) ve Livana/Artvin kalelerinin yeniden hâkimiyet altına alınıp sancak beyleri tayin olduğu görülüyor.

Celâlzade'nin "Tabakât-ül Memâlik" adlı eseri ile Peçevi Tarihi'nde bu fetihlerle ilgili olaylar anlatılmıştır. Peçevi'de (I, 289) 956 h. yılı hareketi anlatılırken şu haberler verilir:

"…İptila (Atabeğliler elindeki) Tortum Kal'ası ceng-i azîm ile fetih olundukta, Nihaklı (yerli halkı) ve İmrahor kalesi sakinleri itaat eylediler. Ba'dehu, Pert-Eğrek Kal'ası muhkem ve metin (Çoruh kıyısındaki Yusufeli kalelerinden: Nikhak ve İşhan kaleleri) ol dahi zamîme-i fütûhât-ı sâire vâki' oldu… Ve Nâhiye-i mezbûre (Dev Tav-Eli'nde) vâki' var ol kal'a bi'l-mâdâ hâk ile yeksan kılındı."

Celâlzade'nin "Tabakât-ül Memâlik" adlı eserinde de (göremediğimiz için) belki de doğru olarak "Livana deresi (Pert-Eğrek-Artvin arası) bir sancaklık yer tayin olunup ümerâdan birine inayet olundu" deniliyor.

Not: Burada «Ümerâdan biri»nin adı zikredilmemiştir. Yukarıdaki bölümlerde görüldüğü gibi 1472'lerde kendi gönül istekleriyle Müslüman olan, çevrede itibarlı ve köklü bir sülâlenin (Atabeğler) ilkten sancakbeğliğine lâyık görülmesi yerli halkın itimadına da uygun düşmesi yönünden normal bir davranış olsa gerek. M.A.Ö.
BÖLÜM 78: LİVANA VE PERT-EGREK SANCAK BEYLERİNİN KAYITLARI

Fetihten 24 yıl sonraki 981/1573 tarihli kayıtlarda; "Tortum Sancağı"nın nahiyelerinden biri olarak görülen "Pert-Eğrek" kesiminde, Kiskim ve Ersis gibi köylerin timara bağlandığını yukarıdaki bölümlerde görmüştük.

İlk tedrisat Müfettişlerinden Muvahhid Zeki Bey'in Artvin'de yazıp 1927'de eski harflerle bastırdığı "ARTVİN" adlı kitabında: "Pert-Eğrek beyleri torunlarından Givner'li Faik Bey elinde, Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon'u fethi sırasında bu beylere yolladığı bir «nâme» bulunduğundan" söz edilmiştir. Yerli beyler, bu nâme üzerine İslâmlığı kabul ederek Osmanlı birliğine katılmışlar imiş.

Not: Ancak, Türkçe kaynaklarda böyle bir olaydan söz edildiğine şimdiye değin rastlayamadım. 1964 yazında, Faik Bey'in hayatta olan oğulları ve yakınlarıyla yaptığımız temaslar sonunda da, böyle bir «nâme» olmadığını öğrendim. Haberim büsbütün uydurma olmayacağı da düşünülünce, çevrede söylenegelen bu rivayetin ilk fetihlerdeki sancak-beğliği fermanlarından galat olacağı sonucuna varıyoruz. Aslında, Muvahhid Zeki Bey de, naklettiği vesikayı görmüş değildir. M.A.Ö.

İlk "LİVANA ve PERT-EGREK Mirlivâsı" (Sancak beği) Keyhüsrev ve (bunun kardeşi olduğu anlaşılan) Sefer beylerdir. Keyhüsrev Bey'in adı, sonraki fermanlarda sadece Hüsrev olarak geçiyor.

1573'lerde yapılan tahrir ve timar kayıtlarını içerisine alan Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü "Kuyûd-ı Kadîme" sindeki 216 sayılı İcmâl-i Çıldır Defteri'nde, "Livana ve Perteğrek Mirlivası" olarak yazılı bulunan Keyhüsrev ve Sefer beylerin hisseli hâsları şu köylerdedir:

Keyhüsrev Bey'e ait:
İşhân ile İşhan-Eğrek mezraası, Ohur ile Surik ve Kapu-dere mezraları, Aşbişen, Murut-kür, Aris (Avris). Hepsi 26 bin akçadan yarı hisse 13 bin.
Livana ve Pert-Eğrek Mirlivası Sefer Bey'e ait:
Pert-Eğrek nahiyesinde: Pert-eğrek mezraası, Givner, Gücek, Ersis, Solverek, Kiskim, Nikhak, Kerisor, İsasor, Hav köyleri. Tavuskâr nahiyesinde: Salaçur köyü ile İşhan-Eğrek mezraası, Aşbişen, Murut-kür, Aris/Avris. Toplam 13 bin akça hisseyle. "Nâhiye-i Livana"da: Artvin karyesinden "hisse-i Sefer Beğ"e. Tortum Sancağı'ndan Ağca-Kal'a nahiyesinde "karyesi Küçük Gücek".
BÖLÜM 79: PERT-EGREK SANCAĞININ YEDİ BEYLİĞE BÖLÜNMESİ

Fetihten 140 yıl sonraki (h. 1100/m. 1689 yılı ile ilgili) kayıtlarda: Pert-Eğrek zeamet sahiplerinden Mehmed Bey, "Orçanak" /Orüşnak/Orşnak köyünün: "Hîn-i fethinden berü yurtluk-ocaklık suretiyle ebiyn-ced tasarruflarında olduğunu" kayıtlarla ispat ederek tashih i'lâmı almıştır.

Ali, İlyas ve Yusuf ile Mustafa beylerin timarları kayıtlıdır. Bu tür belgelerde de "Hîn-i fethinden berü" ifadesi geçer. 1103 (1692) tarihli tevcih tashih kaydına göre Pert-Eğrek sancağı Mirlivâsı Yusuf Bey (Musa Bey'in oğludur) yurtluk ve ocaklık üzere Hodruçur karyesinde 40 bin akçalık hâsılla mutasarrıf bulunuyordu. Bu kayıtta Hodruçur köyü için: "Feth-i hümâyundan (230) berü müstakillen Yusuf hissesine ana'ne ile mutasarrıf ve mü'teber ve mezkûr defter olundu" deniliyor.

Aynı kayıttaki şu bilgi, ilk Pert-Eğrek/Livana sancağının sonradan yedi ayrı beğliğe bölündüğünü belirtmesi bakımından da önemlidir:

"…Hâliyen Livana ve Pert-Eğrek sancakları yedi beğlik olmağla ve yine Gelibolu'da olan atîk ve cedîd beratlarında ve ruznâmçelerde mestûr ve mü'teber ve livâ-i mezbûr yedi beğlik olmağla deyü mukayyed olunmuştur."

Bu yedi beğliğin Pert-Eğrek, Livana/Artvin, Kiskim, Orşnak, Nikhak, İşhan ve Çorultamak (Olur kesimi) olması gerekiyor. Hatta Livana'nın da bunlar içerisinde olması düşünülebilir. Bu arada, (1926'da İspir kazasına bağlanan) adı geçen Hodruçur Köyü'nün de bir beğlik sayıldığı anlaşılıyor.

Not: Yusufeli'nin İşhan ve Nigzevan kesimlerinin, ayrılan "7 Beğlik" içinde olacağını tahmin etmemiz, oralarda eski beylerin torunlarından bazı kimselerin bulunuşu dolayısıyladır.
BÖLÜM 80: LİVANA BEYLERİNİN HİSSE KAYITLARI

1192 tarihli bir berat tasdikinde: "Hodruçur nâm Karye, bin kırk iki (h. 1042 / m. 1633 yılı) umûm yoklamasından berü yurtluk ve ocaklık ve mülkiyet üzre ebâ-an-ced livâ-i mezbûra mutasarrıf olan mûmâileyh Yusuf dâme izzetühû'nun kaydına ve yedinde olan atîk ve cedîd berâtlarına dâhil olup…" denilmektedir.

1104 (1693) tarihli tashih kaydına göre: "Yurtluk ve Ocaklık üzere Nısf-ı Livana ve Pert-Eğrek sancağına mutasarrıf Mahmud Beğ adlı. Hâsları: Kiskim ve gayriden; dört yük altmış altı bin yüz doksan akçaya mutasarrıf olduğu mısf, hâsların kayıtlarından Pert-Eğrek nahiyesinde yetmiş bin akça yazılı olan Khaik (Hevek) nâm karye kadîmden müstakil kayd-ü berâtına dâhildir." "Bir yük otuz dokuz bin sekiz yüz seksen beş akça hâsılara mutasarrıf olan YUSUF veled-i HÜSREV (Hüsrev Beğ oğlu Yusuf), cülûs-ı Hümâyun üzerine (1103'te) tecdîd-i berât ettirüp" 1042 yılı yoklamasında müstakilen MAHMUD Beğ üzerine yazılı olan Hevek köyünü kendi beratına yazdırmış olduğundan, Mahmud Beğ'in şikâyeti üzerine tashih edilerek kaydı onun üzerine çevrilmiştir.

1112 (1701-1702) tarihini gösteren başka bir tashihte de: Nısf-ı Livana ve Pert-Eğrek sancaklarında "Yurtluk ve ocaklık ve mülkiyet üzere hisseye mutasarrıf" olarak ALİ BEĞ adı geçmektedir. Ayrıca, Nısf-ı Livana Mirlivâsı İlya oğlu Ali adına da Tortum sancağından altı köyde iki bin beş yüz akça hisseli timarlar yazılıdır. (Bu iki ALİ adının aynı kişiye ait olması gerekiyor).

Not: Bu ALİ Beğ, biyografilerde göreceğimiz, Livana Sancakbeği Süleyman Beğ'in h. 1218 tarihli fermanında adı geçecek amuca-zâdesi Ali Beğ değildir.
Kaynak: Pert-Eğrek/Livana sancak beyleriyle ilgili olarak verdiğimiz bilgiler, "Kuyûd-ı Kadîme"deki 216 sayılı "İcmâl-i Livâ-i Çıldır Defteri"nden alınmıştır.
BÖLÜM 81: PERT-EGREK LİVANASI VE YEDİ BEYLİĞİN SON DURUMU

Pert-Eğrek Livana sancağının "7 beğliğe" ayrılmasından sonra Nısf-ı Livana ile Pert-Eğrek Sancağının hisseli olarak bir isim altında ve Yusufeli kesiminde, Livana sancağının da Artvin merkezinde olduğu görülüyor.

Livana Sancakbeği SÜLEYMAN BEĞ'in biyografisine tam metnini aldığımız h. 1218 (1804-1805) tarihli beratta: "Nısf-ı Livana ve Pert-Eğrek sancağında hisseye ber-vech yurtluk ve ocaklık ... iştiraken mutasarrıflar olan YUSUF, ALİ ve HASAN beğlerin erkek evlâtsız ölmeleri üzerine mahlûl olan hisseleri amuca oğullarından Artvin/Livana sancakbeği SÜLEYMAN ve AHMED beğlere tevcih olunmuştur." Burada adı geçen YUSUF BEĞ'in, yukarıdaki 1100 ve 1103 tarihli beratlarda yazılı Yusuf Beğ'in torunu olacağını sanıyoruz.

Süleyman ve Ahmed beğlere verilen berattan 16 yıl sonraki h. 1235 (1820) yılındaki («tecdîd» olunarak) verilen bir fermanla: Nısf-ı Livana ve Pert-Eğrek sancakları da hisseli olarak Livana/Artvin sancağı beği Süleyman Beğ ile Ahmed Beğ'e verilmiştir.

Livana sancakbeği Süleyman Beğ'in, biyografisinde göreceğimiz 1289 (1872) tarihli Livana Mahkemesi ilâmı kaydına göre o yıllarda vefat ettiği anlaşılıyor. Oğulları Ahmed, Mahmud ve Hasan beyler olup, 93/1878 savaşıyla Bursa'ya göçmüşlerdir. Bunlardan Mahmud Bey'e, sonradan Bursa'da maaş tahsis edilmiştir (biyografisine bakınız).

Not 1: Aslı, Bursa'da öğretmen Atabek-oğlu Süreyya Hanım elindedir.
Not 2: Bazı kayıtlarda da görüldüğü gibi burada da "Pertek" olarak yazılı.
Not 3: Bu beğlerin, düzenlediğimiz soy kütüğünde 1791'de ölen SÜLEYMAN Paşa'nın beş oğlundan üçü olduğu anlaşılıyor. M.A. Özder.
Ek: h. 1233 yılına ait "Ahıska İslâmları"na göre o yıl yapılan yoklamada Çıldır Eyaleti'nin 17 sancağı içerisinde: Livana Sancağı ayrı, Pert-Eğrek Sancağı birleşik olarak kayıtlıdır. M.A. Özder.
Not 4: Süleyman Beğ'in biyografisinde de görüleceği gibi: bu Ahmed Beğ'in Süleyman Beğ'le olan yakınlığını tesbit edemedik. Yukarıda işaret ettiğimiz Livana Mahkemesi ilâmında geçen Ahmed Beğ, Süleyman Beğ'in babasıdır. Fermandaki Ahmed Beğ'in bu olmaması gerekiyor. M.A. Ö.
BÖLÜM 82: LİVANA BEYLERİNİN GÖÇÜ VE TORUNLARI

Yine bu Livana/Artvin beğlerinin amcazadelerinden olan: Mehmet Medet Bey, Yahya Dede Paşa, Abdülhamit Bey (şehit) ile Süleyman Beğ'in kardeşi Mahmut Bey aynı Livana savaşlarında İstanbul ve Bursa şehirlerine göç ederek orada yerleşmişlerdir. Bu ailenin diğer kolları Artvin ve Ardanuç'ta kalmıştır. Bütün bu göçen ve yurtlarında kalanların oğulları ve torunları soy kütüğünde gösterilmiştir.

Pert-Eğrek, Kiskim, Orşnak ve Nikhak köylerinde de eski Pert-Eğrek beylerinin torunları yaşamaktadır. Bunlardan olup, Birinci Dünya Savaşı'nda gönüllü millis subay olarak savaşanlardan: Givner'li Faik, Ceşnak'tan Ahmet ve Şevket beyler 1930'larda hayattaydılar.

Yukarıda gördüğümüz Pert-Eğrek-Livana sancağının ondan sonra yedi beğlik olmasından kesin olarak iki sonuca varmış oluyoruz:

BÖLÜM 83: BİYOGRAFİLER - SEFER PAŞA (GAZİ-KÜÇEK)

İslâmlığı girmeden önceki adı III. BAKA'dır. II. Keyhüsrev Atabeğ'in (1545-1573) dört oğlundan biri ve küçükleridir. Anası Dedis İmed, kardeşleri de: I. Menûçehr/Mustafa Paşa, V. Kvarkvare ile Ömer Paşa'dır.

Sefer Paşa'nın da iki oğlu olup, bunlar da Arslan ve I. Yusuf paşalardır. (Biyografiler sıra 3,4).

Sefer Paşa'nın adı, Gürcüce ve Rusça eserlerin kimisinde doğru olarak III. BAKA diye anılmış, kimi de yanlış olarak (II. MENUÇER) ile «karıştırılmıştır». Paşa hakkında, gerek kaynaklarda geçen ve gerekse aile geleneği olarak yaşayan haber ve bilgileri, onun tarihi hüviyetini aydınlatmak üzere burada sırasıyla nakletmeyi uygun bulduk.

Önce, Sefer Paşa hakkında, adı yukarılarda anılmış olan «Rusça eser»deki kayıtları nakledelim:

a) Gürcüce kroniklerden Rusçaya çevrilen «Batum ve Havalisi»nin tercümesindeki bilgiler, Evliya Çelebi ve Sicill-i Osmani gibi Türkçe kaynakların verdiği haberlere tam olarak uygun düşmüyor.

Yukarıdaki kısımlarda da değinildiği gibi, Rusça eserin 79'cu sayfasında şöyle deniliyor: «Meskhetya'nın hükümdarı III. Manuçar/Menuçehr (Baka olacaktır) bu durumdan faydalanarak İstanbul'a gidip İslâm dinini kabul etmiştir. Sultan (Osmanlı padişahı) onu kabul etmiş, kendisine hediyeler vererek 1625 (milâdî) yılında Abaliskhe (Ahıska) Paşası tayin etmiş ve SEFER PAŞA ismini vermiştir. O'ndan sonra Akhaltskhe paşaları Türkiye Sultanı tarafından tayin edilmişlerdir. Sefer Paşa ve onun oğlu Yusuf Paşa, Metskhetya ileri gelenlerini Müslüman etmeye muvaffak olmuşlardır».

Bu sefer de aynı Rusça eser (s. 83-84'te) CAKELİLER'den bahsederken, bunlardan aynı Sefer Paşa için şöyle diyor: «Manuçar III. Manugar II. nin oğludur (Bu ifade doğru) Türklere karşı savaşı devam ettiremediği için İstanbul'a gitmiştir».

Bu cümlelerin hemen sonunda ise, «CAKELLİ P'ŞALAR» başlığı altında ve 19'cu sırada: «BAKA-Sefer Paşa 1626-1635 (sonu 1640/1652 olacak)» kaydı veriliyor.
BÖLÜM 84: SEFER PAŞA KAYNAKLARINDAKİ ÇATIŞMALAR VE TÜRK KAYNAKLARI

Yukarıdaki «Cakeli Atabeğler» kısmında, Kırzıoğlu'nun KARS TARİHİ'nden aldığımız bilgilerde de kimi yerde Gürcüce ve Türkçe kaynaklarla tıpkı yukarıdakiler gibi çatışmalar görülür.

b) Sicill-i Osmanî'nin Kaydı: (c. 3 s. 51 Sefer Paşa-Küseç maddesi) bu Paşa'ya ait olup şu bilgi verilmiştir:
«Dördüncü Sultan Murad Han devrinde (1623–1640) ümerâdan olmakla Kars Muhafızı oldu. 1038 (1620) da İranlılara galebe edüp, AHISKA ve ÇILDIR Beğlerbeğisi oldu. Sonradan Kars Muhafızlığı ilâve edildi. Uzun müddet (23 yıl kadar) orada bulunup 1062 (1652) de vefat etti. Yerine kardeşi (Ömer Paşa) geçtiyse de 1063/1653'te azledildi. Mahdumu Arslan Mehmed Paşa'dır. (Sefer Paşa'nın Ardanuç'taki türbesi ile vakıfları üzerine aşağıda ayrıca bilgi verilecektir).»

Paşa'nın Rusça ve Gürcüce eserlerde gösterilen ölüm veya son paşalık yılının yanlışlığını Sicill-i Osmanî'den daha önce EVLİYA ÇELEBİ de ispat etmiş oluyor. Evliya, 1646 yılındaki seyahatında Çoruh boylarını dolaşıp Erzurum'a dönüşünde, Çıldır/Ahıska Beğlerbeğisi SEFER PAŞA'yı görüp tanımıştır.

«.. Bu temâşâlardan sonra, SEFER Paşa hazretlerinden.. Bir at, bir güzelce tüfek, Gürcistan çorabı, yüz guruş ihsan alıp, refiklerimizle Erzurum cihetine yollandık.»

Evliya Çelebi, yine h. 1057 (1646) da GÖNYE Kalesi'ni Kazakların istilâ etmesi üzerine, Osmanlı kuvvetlerine Ahıska'dan eyâlet çerisiyle yardıma gelen aynı SEFER Paşa'nın Gönye-Kale'de karşılanma törenini de şöyle anlatır:

«... Meğer, Çıldır Eyaleti'ne Mutasarrıf Koca-SEFER Paşa, Erzurum valisi Mehmed Paşa efendimizin emr-i şerifiyle Ahıska'dan ılgar ile Gürcistan içinde altı bin dilâver askeri, (İtaatli Gürcistan beylerinden) Temrişhan oğlu, Aleksandr han oğlu ile GÖNYE'nin imdadına gelmiş: (Tortum sancağı paşası olan) Seydi Ahmet Paşa'ya bu vechile haber gelince, Baki Paşa, Güftaç Paşa ve sair mirlivâlar ve alaybeğleri, çeribaşılar pür-silâh olup SEFER Paşa'yı istikbaleye çıktılar. Gayet ibretnümâ bir temâşâ seyrettik: SEFER paşa âlû-yi mahsus ile macaracı ve tüfekçileriyle, şatırlarıyla geldikte, Seydi Paşa at üstünde selamını alıp, Seydi Paşa sağına, Baki Paşa soluna geçüp, alay-ı azîm ile kal'a dibine geldiler. Kal'ânın burc-u bürûclerindeki yaylım "safa geldin" topu, bir yaylım "hoş geldin" tüfekleri olup, SEFER Paşa askeriyi hisarda meksetti.» (Seyahatnâme, eski yazılı c. 2, s. 324–325 ve 352)
BÖLÜM 85: SEFER PAŞA'NIN DEVLET KAYITLARINDAKİ YERİ VE VAKIFLARI
c) Osmanlı Eyaletleri hakkında 1639'da yazılmış olan «Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa Lâyihası»nda Çıldır Eyaleti kaydedilirken:
«Benüm Padişahım hâlen Çıldır Beğlerbeğisi SEFER PAŞA'dır» denilmek ve eli altındaki 13 sancağın adları sayılmaktadır. (Millî Eğitim Bakanlığı «Tarih Vesikaları Dergisi» sayı IV, s. 465)
Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşa Lâyihası için linke tıklayınız.

Ön Söz

Bu çalışma, Ahıska Atabeklerinin tarihsel kökenlerini ve şeceresini ortaya koymak amacıyla hazırladığım derlemenin bir parçasıdır. Metin, Milli Eğitim Bakanlığı'nın Tarih Vesikaları Dergisi 1. Cilt 6. Sayısından derlenmiş; dilsel olarak sadeleştirilmiş ve HTML formatında erişilebilir hale getirilmiştir. Hazırlık sürecinde, Mustafa Adil Özder’in Tarihte Çıldır Atabeğleri ve Torunları adlı eserindeki dipnotlar dikkatle incelenmiştir. Özellikle bir dipnotta belirtilen “Tarih Vesikaları Dergisi’nin IV. sayısının 465. sayfası” ifadesi, yapılan çapraz kaynak taraması sonucunda VI. sayısının 465. sayfası olarak düzeltilmiştir. Bu düzeltme, hem kaynak bütünlüğü hem de tarihsel doğruluk açısından önem arz etmektedir. Metnin teknik düzenlemesinde, hem eski hem yeni dilde anlam kaybı olmadan sadeleştirme yapılmış; sayfa başlıkları ve referanslar özenle yapılandırılmıştır. Her satır, hem tarihsel bağlamı hem de anlatım bütünlüğünü koruyacak şekilde optimize edilmiştir. Bu çalışmanın, Ahıska Atabeklerinin tarihine ışık tutarken aynı zamanda kaynaklara sadık bir referans metni olarak araştırmacılara katkı sunması temennisiyle...

Özgür Atabek, 13 Ağustos 2025
Çin Halk Cumhuriyeti

d) Henüz yayınlanmamış kaynaklardan: Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü defterlerinde (Kuyûd-ı Kadîme kısmı, 71 sayılı defter-i mufassal-ı Livâ-i Ardanuç, 40'cı yaprak) «Müteveffa SEFER PAŞA Vakfından» bahsedilirken de şu bilgi veriliyor:
«Mevzû Der Livâ-i Ardanuç el-mezbûr: 3 kıt'a tarla, değirmen, kârbansarayı...»

Bu kaydın altına sonradan (m. 1870'te) şu «tashih şerhi» verilmiştir:

«Tafsilen şerh olunduğu üzere Batum kasabasında hümâyun nâm-ı Şahâneye (Sultan Abdülaziz) mensub olmak üzre müceddeden bina ve inşa olunan câmi-i şerif bu kere resîde-i hitâm bulmuş ve câmi-i şerif-i mezkûrun imamet ve hitabet ve müezzinlerin cihetleriyle mesârif-i sâiresine sarf olunmak üzere... müteveffâ SEFER PAŞA'nın vakfından, BATUM sancağında ARDANUÇ kazasında GÖRGÜN nâm mevkide bulunan üç kıt'a tarla ve değirmen ve kârbansarayın mürûr-i zaman ile meşrûtun-eleyhi kalmadığından...»
BÖLÜM 86: SEFER PAŞA'NIN MİRASI VE NÜŞİREVAN KÂSESİ
«...bunların câmi-i şerif-i mezkûr vakfına tashihi için bu hakire hitaben sâdır olan fermân-ı âlî mûcebince tashih ve tesbit defter olundu. Fî 10 Zilhicce 1287 (1870). Mehmed Râif, tevkîl.»
Not: Demek oluyor ki, Sefer Paşa torunları, yıllar geçip 93 kaçışması olmadan önceki yıllarda ya bu vakıfla ilgilenmemişler; ya da tashih suretiyle Batum'daki camiye geçmesine rıza göstermişlerdir. M.A.Ö.

e) Sefer Paşa'nın, Sicill-i Osmanî kaydında da görüldüğü gibi, «İranlılarla savaştığı sırada, ganimet olarak aldığı kıymetli eşya arasında bir de «Nüşirevan'a ait şarap kâsesi» vardır ki bu eser, paşanın torunlarına ve onlardan (Biyografiler: sıradaki) Mehmed Ali Bey'e intikal etmiştir. Kâse şimdi, Mehmed Ali Bey'in torunu olan Cemil Bey kızı öğretmen Süreyya Atabek Hanım elinde bulunuyor.

Bursa'da Süreyya Hanım kâseyi bana göstermiş, aile gelenek haberiyle birlikte şu bilgiyi de vermiştir:

«Kâsenin özellikleri: cam keser; etrafına siyah bezden bir çerçeve yapılıp kuvvetli bir ışığa tutulduğu zaman yarı saydam görünür. İki defa yangın kazası içinden çıkarılıp sağlam şekliyle kurtarılmıştır. Süyük babam Mehmed Ali Bey merhum, ailece geçirdikleri yangınlar sonunda eşyasından hiçbirisine önem vermediği halde, sadece bu kâseyi aramış; enkaz içinden çıkarılırken bir kazma darbesinde dahi zedelenmeyen kâse tamamiyle el işi ve oymadır. Bunu oymak için avuç dolusu zebercet harcandığı da rivayettendir. Yangınlardan önceki rengi biraz daha koyu iken, sonra açık renk aldığını dedem söylemiştir. Pan-zehir olarak kullanılageldiği de söylenmiştir. Kâsenin İran hükümdarlarından Nüşirevan'a ait olduğu ve İran savaşları sırasında, dedelerimizden Gazi/Küseç-Sefer Paşa tarafından iğtinam edildiği rivayeti dedemize kadar söylenegelmiştir.

«Eski Şark Eserleri mutahassısı olarak 1937'de Almanya'dan dönen Nuri Bey adlı bir uzman, yangından sonra kâsenin açık renk almasıyle daha çok kıymet kazandığını ifade etmiştir.»
BÖLÜM 87: SEFER PAŞA'NIN NÜŞİREVAN KÂSESİ VE ARDANUÇ TÜRBESİ

Bütün zarafetini muhafaza eden bu kâse şimdi dalgalı yeşil-petrol renginde olup ağırlığı 360 gramdır. Daire şeklindeki ağız çapı 80, alt taban çapı 55, yüksekliği de 45 milimetredir.

Ardanuç Kalesi'nin, Sefer Paşa'nın babası II. Keyhüsrev Bey'den fethi sırasında, Erzurum Beğlerbeğisi İskender Paşa'nın ganimet arasından Atabeğler eşyası arasından alıp İstanbul'a Padişah'a hediye ettiği buna benzer bir kâse daha vardır. Kırzıoğlu'nun «Ardanuç Fethi» makalesinde adı geçen «lâ'al rengi, yek-mudi (bir kişilik) ve Nüşirevan'ın şarap nüş eylediği» kadeh-kâse ile, aynı rivâyetlerle SEFER PAŞA mirası olarak gelen kâsenin menşeleri aynı oluyor.

Sefer Paşa'nın İranlılardan aldığı yeşil kadehin Nüşirevan'a ait kaselerden birisi, lâ'al renkli olan ötekinin ise, o çağda Osmanlılar'ın rakibi Safevi-İran ile dost olan Atabeğ II. Keyhüsrev Bey'e İran sarayından hediye edilmiş olması da mümkündür. Ya böyledir, ya da lâ'al renklisi babası elinde, yeşili oğlu BAKA/Sefer Paşa'da kalmıştır.

Sefer Paşa'nın Rusça eserde gösterilen 1636 yılındaki ölümü yanında, Türkçe kaynakların verdiği habere dayanan 1652 yılının doğru olarak kabulü gerekiyor.

Tarihî Ardanuç kasabasında, İskender Paşa'nın fethi sırasında harap durumda bulduğu ve tamir ettirip adına vakıf bir cami vardır ki, günümüzde adı «İskender Paşa Camii»dir. Bu caminin giriş avlusunun sağına bitişik olarak kapısı avluya bakar kubbeli bir türbenin kapı-başı kitabesinde: «VEFAT-I SEFER PAŞA ve YUSUF PAŞA» kabartma yazısı güçlükle okunabiliyor. Halk arasında da «Sefer Paşa Türbesi» diye anılan bu eski, fakat bu kıyızlıktan harap hale gelmiş bu eseri 1964 yazında yerinde görüp tetkik ettim. Zede olmuş şekliyle okuyabildiğim kitabede yıl tarihi yok; alt kısmı daha çok zedelendiği için, yazılı olan yıl rakamlarının sonradan kırılıp silinmiş olması da hatıra gelebiliyor.

BÖLÜM 88: SEFER PAŞA TÜRBESİ VE ÖMER PAŞA

Türbe içinde iki mezar, muntazam yontma taşlarla yapılı ve şahidelidir. Taşlarda da kitabe yoktur. Bu türbenin yanında ayrı iki türbe daha var. Bunlar başkalarına aittir.

2— ÖMER PAŞA:
II. Keyhüsrev Bey'in oğullarından biridir. Sicill-i Osmanî'de: «Küseç Gazi Sefer Paşa'nın kardeşidir. (Sefer Paşa'nın ölümünde onun yerine) Ahıska Beğlerbeğisi olmuş ise de 1063 (1652) de azledilmiştir. Başkaca bilgi elde edilemedi. Oğlu Rüstem Paşa (1647-1659)'dır» deniliyor. (Bu bilgiyi A. Munis Atabek de şecere biyografilerine ayniyle almıştır).
BÖLÜM 89: ARSLAN MEHMED PAŞA (1659–1680) VE DİĞER KAYITLAR
3— ARSLAN MEHMED PAŞA (1659–1680):
Arslan Mehmed Paşa hakkında (S.Os. c. 1, s. 319'da) şu bilgiler tesbit edilmiştir:
«Kars Muhafızı ve Çıldır Beğlerbeğisi SEFER PAŞA'nın oğludur. Babasının (1650'de) vefatında amcası (2 No'daki) ÖMER PAŞA Ahıska valisi olunca buna muarız oldu. Hatta Gürcü-Nebi adlı biri ile işbirliği yapıp ona bağlandı. (Adı ileride yine geçecek olan Gürcünebi'nin o sıralarda devletin başına «gaile» olan âsilerden biri olduğu anlaşılıyor). Amcası oğlu Rüstem Paşa (1647-59) vefatında vezirlik rütbesiyle Kars Muhafızı oldu. (Bundan 22 yıl sonra) h. 1091/1680'da rüşvet alma suçuyla itham edilerek katledilmiştir.»

Kırzıoğlu Fahrettin Bey'in tesbitine göre, aynı yıllar arasında Paşalık yapan bu zatın «Oltu'daki meşhur cami ve medreseleri yaptırmış olduğu» anlaşılıyor. Fahrettin Bey, Arslan Mehmet Paşa'nın adını sadece «Arslan Paşa» diye kaydetmiş ve «Rüstem Paşa'nın oğlu» olduğunu yazmıştır.

Not: Bu zat ile ve sıradaki Hacı Ahmet Paşa'nın idamları olayı, bu tarihlerden 200 yıl kadar sonraki 1803-14 yıllarında Ahıska valisi olan Hamşi-zâde Selim Paşa ile karıştırılmaktadır. Hacı Ahmet Paşa biyografisinde bununla ilgili haşiye açıklamamıza bakılabilir. M.A. Özder.
Ek: Aynı cilt S.Os.'nin 20'ci sayfasında; başka bir Arslan Mehmed Paşa daha kayıtlı olup; «Ahıskalı'dır. 1137/1725'de Kırşehir mutasarrıflığı ile Mir-Miran (Beğlerbeğisi) oldu. Sonra Trabzon Beğlerbeğisi, 1146/1734'de Rümeli pâyesiyle Musul valisi ve sonra vezirlik verilerek o taraflarda ölmüştür» denilmektedir. Bu zatın yukarıdaki Arslan-Mehmed Paşa ile ilgisi yoksa da Ahıskalı olması dikkati çekmektedir.
BÖLÜM 90: I. YUSUF PAŞA (1635–1647) VE RÜSTEM PAŞA (1647–1659)
4— I. YUSUF PAŞA (1635–1647):
Kırzıoğlu Fahrettin Bey'in tesbitine göre, 1635–1647 yılları arasında Ahıska Beğlerbeğisi olup, Sefer Paşa'nın oğlu ve Arslan Mehmed Paşa'nın kardeşidir.
Babası ile Ardanuç'taki türbede gömülü olan Yusuf Paşa'nın bu zat olması gerekir. Fakat, biç bakımdan (10'cu sıradaki) III. Yusuf Paşa'nın hanımı olup, kocasının Çıldır valiliği yıllarına rastlayan 1157 h./1743 tarihinde Ardanuç türbeleri yanında kitabeli bir çeşme yaptırmış olan Hatice Hanım'ın durumu I. Yusuf Paşa ile ayrılık göstermiş oluyor.
Sicill-i Osmanî'de de yalnız III. Yusuf Paşa'nın biyografisi olup, başka eserlerden I. Yusuf Paşa üzerine bir bilgi elde edemedik.
5— RÜSTEM PAŞA (1647–1659):
Rüstem Paşa üzerine S.Osmanî (c. 2, s. 378) ile Gürcüce ve Rusça eserlerin biyografik bilgileri birbirine pek uygun değildir. Kırzıoğlu'nun Kars Tarihi'ndeki kayıtta da bu zat, Sefer Paşa'nın oğlu olarak gösterilir. Gürcüce ve Rusça kayıtlarda, I. Yusuf Paşa'nın oğlu ve Sefer Paşa torunu olarak görünüyor.
Sicill-i Osmanî ise, «Sefer Paşa'nın mahdûmu veya yeğenidir» der. Bize göre Ömer Paşa'nın oğlu ve böylece Sefer Paşa'nın yeğeni olması en kuvvetli ihtimaldir.
BÖLÜM 91: RÜSTEM PAŞA'NIN FAALİYETLERİ VE DİĞER PAŞALAR

Şimdi, Rüstem Paşa üzerine olan bilgileri sıralayalım: Sicill-i Osmanî'ye göre, Sefer Paşa yeğeni ya da oğludur. (A. Munis Bey de yeğeni kabul ediyor). «Devr-i Sultan Süleyman (Kanuni) Hân'ından beri ecdadının tayin olunduğu Ahıska Beğlerbeğiliğine nâil oldu. 1058 (1647)'de (amcası oğlu Arslan Mehmed Paşa'nın işbirliği ettiği) Gürcü-Nebi harbinde bulunup, hayli müddet bu mansıpta kalmış ve 1073/1659'da bilâ-veled vefat etmiştir».

Adı geçen Rusça eserdeki nakillere göre: «Rüstem Paşa, bütün tebaalarının Müslüman dinine geçmelerini emretmiştir. Paşa'nın hanımı, atalarının (Hristiyan) dinini değiştirmeyeceği için intihara kalkışmış ve bu uğurda kendisini yüksekten (kaleden) atarak ölmeye teşebbüs etmiştir. (Gürcüce bir başka eserden, bu hanımın «intihar için kendisini kaleden aşağı atmak teşebbüsünde bulunduğunu» tercüme ettirmiştim). Rüstem Paşa hanımını teselli etmeye muvaffak olmuştur. Biraz sonra hanımı ile birlikte Metskhetya'nın bütün ileri gelenleri İslâm dinini kabul etmişlerdir. Metskhetya'nın asilzadelerine Türkler Paşa, Bey, Alaybeği, Sancakbeği gibi unvanlar vermişlerdir.

Aynı Rusça eserde Rüstem Paşa'nın idare yılları (1647–1659) olarak gösterilir.

Ek Biyografiler:
Sicill-i Osmanî kayıtlarında «AHISKA HÂNEDÂNINDAN ve ÜMERÂDAN» olarak Çıldır/Ahıska Beğlerbeğisi olmuş, aşağıda adlarını yazdığımız Paşalardan da bilgiler vardır. Bu zatların da Atabeğler soyundan oldukları biliniyor, fakat hangilerinin oğulları oldukları ve çocuklarının kimler olduğu Sicill'de belli edilmediği için tertiplediğimiz «Soy-Kütüğü»ne isimleri alınmamıştır. Ali Munis Atabek de, aile şecerelerinde bu Paşaları kesinlikle tesbit edememiş, yalnız adlarını ve Sicill-i Osmanî kayıtlarını aktarabilmiştir.

Bu paşalar şunlardır:
a) ABDÜLKADİR PAŞA:
«Ahıska'da Ocaklık suretiyle III. Sultan Ahmed'in saltanat yıllarında (1703–1730) Beğlerbeğisi idi. Sonra vefat eyledi.»

b) MURTAZA PAŞA:
«Ahıska hanedanından olup 1026 (1617)'de Çıldır beği oldu. Senelerce orada bulunarak nâm ve şân sahibi oldu. 1045 (1636)'da İranlılara esir olup barıştan sonra kurtuldu. Sultan İbrahim (1640–1648)'ın son yıllarında vefat eyledi.»

c) KARAKAŞ PAŞA:
«Ümerâdan olup 1012 (1604)'da Çıldır Beğlerbeğisi oldu. 1013 (1603) İran muharebesinde Çırpıcı (iken) orada vefat etti.»
BÖLÜM 92: II. YUSUF PAŞA, SELİM PAŞA VE İSHAK PAŞA (BÜYÜK)
6— I. YUSUF PAŞA (1679–1690):
Kırzıoğlu'nun Kars Tarihi'nde (s. 456–457) Atabeğler üzerine verdiği bilgiler arasında; bu zatın «Arslan (Mehmed) Paşa'nın oğlu olduğu ve aynı yıllar arasında Çıldır Valiliği yaptığı» kayıtlıdır. Bunun oğlu Büyük-İshak Paşa oluyor. Sicill'de bu paşa üzerine bir bilgiye rastlayamadım. Kars Tarihi müellifine göre «II. Yusuf Paşa'nın kardeşi de Selim Paşa'dır.»
7— SELİM PAŞA (1690–1701):
Kars Tarihi müellifinin tesbitine göre, aynı yıllar arasında Çıldır valiliği yapmıştır. (Hamşi-zâde Selim Paşa'nın Çıldır valiliği yılları ise 1803–1814 yılları arasındadır).
II. Yusuf Paşa oğlu olan Selim Paşa'nın oğulları üzerine bilgimiz yoktur. Bu bakımdan hanedanın soy kütüğünde tek bırakılmıştır.
8— İSHAK PAŞA (BÜYÜK):
Ali Munis Bey'in düzenlediği «Aile Şeceresi»nde ve biyografilerinde «Büyük İshak Paşa» olarak geçer («Küçük-İshak» veya II. için 14'cü sıraya bakılsın). II. Yusuf Paşa'nın oğludur. Sicill-i Osmanî (I-326)'de bu Paşa hakkında şu bilgi verilmiştir:
«Çıldır hânedanındandır. 1114 (1703)'te mezkûr Çıldır Sancağı mutasarrıflığı ile (Osmanlı-İranlı) savaşa memur oldu. Bir aralık azlolunduysa da tekrar nasbedildi. 1136 (1724-25) Şevvalında Vezirlik rütbesi verildi. Bir yıl sonra da ilâve olarak Tiflis valisi oldu. Tiflis İran'a geçmekle Çıldır'a (Ahıska) geldiyse de, 1733'te Tiflis tekrar fetiholunup uhdesine tevcih olundu. Yüz yaşını geçmiş olduğu halde 1161 (1748) Ramazanında vefat etti. Çalışkan, basiretli, salâhiyetli bir zât idi. Oğlu (9'cu sıradaki) Hacı Ahmet Paşa ve onun oğlu (sıra: 12'deki) Hasan Paşa (Gazi-şehid), bunun da kardeşi (10'cu sıradaki III.) Yusuf Paşa ve bunun da oğlu (11. sıradaki) İbrahim Paşa torunlarıdır.»

S.Os.'nin (IV-681) başka bir kaydında «İSHAK PAŞA-ZÂDE» maddesi olarak şu bilgi veriliyor: «Çıldır Valisi olup Sultan Mahmud-i Evvel huzretleri asrından (1730-1754) Sultan Mahmud-i Sânî hazretlerinin asr-ı Hümâyunlarına (1808-1839) kadar evlâdı Vezir olmuştur.»

Şavşat-İmerhev-Maçahel Sancakbeylerine ait bölümde de görüldüğü üzere, h. 1140 tarihli bir fermanda: «.. Tiflis Muhafızı olup Tiflis ve Çıldır eyaletlerine mutasarrıf olan Vezirim İshak Paşa idâmallahu-Taala iclâleh (Tanrı dâim eylesin)» deyimlerini okuyoruz. İshak Paşa'nın adı, Pert-Eğrek/Livana sancakbeylerinin fermanlarında da sık sık geçiyor.

BÖLÜM 93: HACI AHMED PAŞA
9— HACI AHMED PAŞA:
I. (Büyük) İshak Paşa'nın oğludur. 1161/1748'de babasının ölümünde Beğlerbeğisi rütbesiyle (babasının yerine) Çıldır Valisi olmuştur. 1755'te Van valisi oldu. Sonra tekrar Çıldır valisi olup, fesâda kıyam eylemesiyle 1760'ta azledildi. Anadolu'ya çıkması (çıkmaması olsa gerek) emrine uymayıp firar ettiğinden o sene (1173 h./1760 m.) içinde idam olundu. (S. Os. I-256). Oğlu 12. sıradaki Hasan Paşa'dır.
Not 1: Bu İshak Paşa'nın Çıldır Valiliği yılları: Kırzıoğlu'nda (Kars Tarihi) 1701-1737, Sicill'de ise 1703-1747 arasında gösterilmiştir.
Not 2: Sayfa 87'deki Arslan Mehmet Paşa'ya ait haşiyede de işaret ettiğimiz gibi: «Gerek Arslan Mehmet Paşa'nın («hatih» suretiyle) ve gerekse Hacı Ahmet Paşa'nın idamları olayı, Hamşi-zâdeler ailesine mensup kimselerin soyundan ve sıralarından olup Çıldır valiliği yapmış olan Selim Paşa (1803-1814)'nın adı ile karıştırılmaktadır. Bundan dolayı bu konudaki tetkikimizi burada biraz açıklamak gerekiyor.»
BÖLÜM 94: III. YUSUF PAŞA VE HAMŞİ-ZÂDELER
10— III. YUSUF PAŞA:
«(Büyük) İshak Paşa'nın oğlu (ve Hacı Ahmet Paşa'nın kardeşi)dir. Türk-İran savaşlarında bulunarak iyi hizmetler görmüş, Rumeli Beğlerbeğisi pâyesiyle olmuştur. 1145 (1733)'te babasına (ikinci olarak) Tiflis Valiliği verildiği sırada, Yusuf Paşa'ya da vezirlik rütbesiyle Çıldır valiliği verilmiştir. Babasından çok önce vefat etmiştir. Oğlu İbrahim Paşa (11'ci sırada)dır. (Sic. Os. IV-663 ve Ali Munis Bey'in kaydı).»

Yukarılarda, berat/fermanlarla ilgili paragraflarda adı anılan Şavşatlı Hamşi-oğullarından Kaya Şenol Bey, her nasılsa ataları Çıldır valisi Selim Paşa'nın, padişah fermanıyla başı kesilmek suretiyle idam edilmiş olduğu rivayetini bize nakletmiştir. Ben bu olayı tetkik ettiğimde: aynı «Hamşi-zâdeler» olup, S. Osmanî'de (III-60) dizgi hatası sonucu «viemişezlde» yazılan Selim Paşa hakkında şu bilgiye rastladım: «Acaralıdır. Müteneffiz değildir. 1217 (1803) Rebi'ul-âhirinin 26'sında bü-rütbe-i Vezâret Çıldır valisi oldu. 1229 (1814)'da vefat etmiştir. Derebeği şeklinde bir müstebid idi. Mahdumu (S.Os. I-290'da biyografisi olan ve Şavşat Sancak beyleri bölümümüzde «Acara Mütesellimi» olarak adı anılan) Ahmed Paşa'dır.»

S. Osmanî'de görüldüğü: «vefat eylemiştir, müstekar olmuştur» kayıtlarından ayrı olarak, vefatından sonra yazılmış Ahıska İ'lâmları'nda adına sıkça rastlanan bu Selim Paşa için «müteveffa, merhum» gibi deyimler de kullanılmış olup «meslûb» sıfatı takılmamıştır. Bu bakımdan, Hamşi-oğulları'nın, Ahıska valilerinden birinin ya da birkaçının «idam» edilmiş olduğunu duyarak bu haberi kendi ataları Selim Paşa için sanmış olmaları normal görülebilir.

Hamşi Selim Paşa'nın oğulları: (Şavşat Kolu'nun atası olarak) Abdullah (Abdi) Bey, (Acara Kolu'nun atası olan) Ahmet Paşa, (bizim biyografilerde adı yazılı Atabeğli SAİD Bey'i öldüren ve Olur Kolu'nun atası olan) Kör Hüseyin Paşa'dır.

Şavşat'taki Abdullah Bey, «İstabl-ı Âmire» rütbesiyle Şavşat Kaymakamı yapmıştır. Satlel'deki mezar kitabesinde: «An istabl-ı âmire Abdullah buğ bir Selim Paşa 1276 (1859)» yazılıdır.

Hamşi-oğullarının Acara Kolu'nun atası Ahmed Paşa, Erzurum valiliği yapmıştır. Oğlu Acaralı Şerif Paşa, bunun da oğulları EMİN Paşa ile Cemal, Cafer ve Abbas beylerdir. Abbas Bey de Hamşi-oğullarının Ardahan Kolu'nu teşkil eden Rasim ve Celal beylerin babasıdır. M.A. Özder

Not: Kars Tarihi müellifi III. Yusuf Paşa'nın Ahıska valiliği yıllarını 1757–1744 arası olarak tesbit etmiştir. M.A. Özder.
BÖLÜM 94 (Devamı): HATİCE HANIM ÇEŞMESİ VE III. YUSUF PAŞA

III. Yusuf Paşa'nın eşi Hatice Hanım'ın, Ardanuç'taki türbeler yanında yaptırdığı mermer kitabeli bir çeşme vardır ki, «Hatice Hanım Çeşmesi» adıyla çağımıza değin gelmiştir. Çeşme şimdi bozuk ve kullanılmaz durumdadır: Birçok yeri kırıldığı için «akamaz» duruma gelmiş olan bu çeşmenin manzum kitabesinden 1964 yazında şu parçaları tesbit edebildim:

«Zevce-i Yusuf Paşa Hâtice Hanım sâlihân
Mahzen-i zühd-u verâ ve menba-i ayn ...
Kıldı bu âb-ı revânı ayn-ı kevser ...
... Ardanuç'u etdi ihyâ. Bu târihini ... eyledi ...
1157»

Çeşme kitabesinin taşıdığı h. 1157 (1742–43) tarihi ile III. Yusuf Paşa'nın yılları birbirlerine uyduğuna göre, Sefer Paşa türbesinde yatan Yusuf Paşa'nın da, bu Hatice Hanım'ın kocası olabileceği ve böyle olunca 1626–1652 arasındaki Sefer Paşa'dan ayrı bir Sefer Paşa daha olup olmadığı düşüncesi uyanmaktadır. Sicill-i Osmanî'de ise Çıldır valisi veya Ahıska hânedânı olarak ikinci bir Sefer Paşa adına rastlanmıyor. Şurası da var ki, Sefer Paşa türbesinin kapı-başı kitabesi, çeşmeninkinden daha eski görünüyor. Bu kitabe çeşmede olduğu gibi dış hava etkilerine daha çok maruz kalsaydı yazıları şimdi hiçte okunamayacaktı.

BÖLÜM 95: İBRAHİM PAŞA (1756–1780)
İBRAHİM PAŞA (1756–1780):
«Ahıskalı (III.) Yusuf Paşa'nın oğludur. Enderun-ı Hümâyun'dan pertev almıştır. 1169 (1756) Şabanında Çuhadâr-ı Şehriyârî ve dört ay sonra da Silâhdâr-ı Şehriyârî oldu. 1171 (1758) Saferinde azl ve tekaud olundu. Aynı yıl, hediye verenlerin geri alınmasını istemeleri üzerine Ahıska'ya sürgün edildi. Bir yıl sonra serbest bırakıldı. Ve bir yıl sonra da 1180 (1768)'de Vezirlikle ve Anadolu valiliğine tayin edildi, ve orada iki yıl kaldı. 1771'de Anadolu valisi, bir yıl sonra da Kırım Seraskeri olmuştur. 1775'te Mora, bundan sonra da birer yıl ara ile Selânik, Hanya ve tekrar Selânik valiliği yapmıştır. 1780'de Konya valisi iken orada vefat etmiştir. Mutedil ve imtizaçlı idi.» (S.Os. I-137 ve Ali Munis Bey'in kayıtları).
BÖLÜM 95 (Devamı): İBRAHİM PAŞA'YA DAİR EKSİK BİLGİLER

Sicill-i Osmânî, İbrahim Paşa'nın oğlu olup olmadığı üzerine bir bilgi vermemiş olduğundan; aile soy kütüğünde kendisinden sonra gelenler işaret edilemedi.

(İbrahim Paşa ile ilgili olarak aşağıdaki 12. sıradaki Hasan Paşa üzerine TRABZON TARİHİ'nde yazılmış bilgilere de bakılabilir).

BÖLÜM 96: HASAN PAŞA – GAZİ/ŞEHİT (1761–1770)
12— HASAN PAŞA – Gazi/Şehit (1761–1770):
«(Büyük) İshak Paşa zade Hacı Ahmet Paşa'nın oğludur. 1173 (1760)'da babası idam edildiği sırada kendisi berhayat bırakılmıştı. Bundan bir yıl sonra Mirmirân rütbesiyle Çıldır valisi, iki yıl sonra da vezirlikle Gürcistan Seraskeri oldu. 1765'te azledildi. Bundan üç yıl sonra Köstendil ve Selânik valisi oldu. 1770 yılında da Özi ve Hotin Muhafızı olmuştur. Hasan Paşa tedbirli bir zât idi.» (S. Os. II-155).

Ali Munis Bey'in aynı bilgileri naklettikten sonra yaptığı ilâve şudur: «ÖZİ kalesinin son müdafaasını yaparken yaralanmış ve şehit olmuştur. ODESA denilen Özi kalesinin dibindeki mezar, Türk Mezarı adıyla anılır bir ziyaretgâhtır.»

Oğulları: Küçük-İshak (II.) ve Sabit Mehmet Paşalardır.

Şakir Şevket Bey'in Trabzon Tarihi'nde (s. 182–193) bu Hasan Paşa'nın azli ile diğer hususları üzerine şu bilgiler naklediliyor:

«(Abdurrahman Paşa adlı zatın h. 1171 yılından sonraki tarihlerde Trabzon valisi bulunduğu sıralarda) Gürcistan ümerası, Çıldır valisi Hasan Paşa'ya dayanarak vergi vermekte muhalefet gösterdiler. Bunun üzerine Abdurrahman Paşa bunların tedibi için bir miktar askerle Gürcistan'a gönderildi. Mevsim kış olduğundan bir iş görülemeyeceği anlaşılınca, Abdurrahman Paşa Ahıska'ya çekildi.» Ahıska valisi Hasan Paşa'nın «o havâlice def'-i gaileye iktidarı müsellem olduğundan, Gürcistan Seraskerliği müşarünileyhe tevcih olunup, Abdurrahman Paşa Ahıska'da kaldı. Bu sırada Silâhdâr-ı Şehriyârî İbrahim Bey (11. sıradaki İbrahim Paşa), cümle-i ilcâsi-i zommiyeden olmak üzere bazı zevat tarafından arzu olunmasına mebni, vezirlik rütbesiyle Gürcistan seferine gönderildi. Ve bu sebeplerden, Hasan Paşa azledildi.»
BÖLÜM 96 (Devamı): HASAN PAŞA'NIN AZLİ VE İBRAHİM BEY
«Bazıları şehirden (Ahıska'dan) çıkarıldı. Buna mükâfat olarak İbrahim Bey (paşalıkla) Erzurum valisi oldu. Eski Erzurum valisi Numan Paşa da Çıldır/Ahıska valiliğine geldi. Bu mesele için Trabzon'dan götürülen askerin çoğu Gürcistan'da şehid olmuşlarsa da orası dahi levâ-i vücûd-ı eşkıyadan tathir olundu.»

Bu bilgiler arasında adı geçen ve sonradan paşalıkla Erzurum valiliğine atanan İbrahim Bey'in durumu, aynı yıllarda geçen olaylara da uyduğundan bu zâtın 11. sırada biyografisi yazılan İbrahim Paşa olduğu anlaşılıyor.

BÖLÜM 97: SABİT MEHMED PAŞA VE KÜÇÜK İSHAK PAŞA (II.)
13— SABİT MEHMED PAŞA:
Hasan Paşa (Şehid-Gazi)'nin oğlu, Küçük/II. İshak Paşa'nın da kardeşidir. Büyük kardeşi İshak Paşa'nın 1206 (1792)'de Çıldır valisi olması sırasında Kapucu-başı rütbesini almıştır. 1211 (1797)'de Beğlerbeği (Mirmirân) rütbesiyle (ve 23'cü sıradaki Şerif Mehmed/Mehmet Şerif Paşa'nın azli üzerine) Çıldır valisi oldu. Bir yıl sonra da vezirlik rütbesi aldı. Az sonra (vaktiyle Çıldır valiliğinden azledilen) Şerif Mehmed Paşa (bak 23'cü sıra) Çıldır'a gelmekle orayı terke mecbur kaldı. 1215 (1801)'de (Şeref Paşa biyografisinde bu yıl: h. 1217'dir) Şerif Paşa'nın (İkinci defa) azli üzerine Çıldır valisi olarak makamına oturmaya muvaffak olamamıştır.

«Sabit Mehmed Paşa bundan sonra Maraş ve 1803'te Van valiliklerinde bulunmuş, 1219 (1805)'te ayrılmış ve 1810'da vefat etmiştir. Geniş, akıllı, tedbirli ve zeki idi» (S. Os. II-61 ve A. Munis Bey).

Sabit Mehmed Paşa'nın oğulları bilinmediğinden soy kütüğündeki yeri boş bırakılmıştır.

14— İSHAK PAŞA (Küçük/II.):
«Çıldırlı (Büyük) İshak Paşa torunlarından Hasan Paşa (Şehid-Gazi)'nin büyük oğludur. Kardeşi Sabit Mehmed Paşa'dır. Hanedan olduğundan 1205 (1791)'de (21. sıradaki Süleyman Paşa'nın ölümünde) Çıldır ve Ahıska valisi oldu. 1205 (1792)'de Şerif Mehmed Paşa'nın azline sebep olarak (gözden düşüp) menkûn kaldı ve Hasankale'de ikamet etti. Orada vefat etmiştir.» (S. Os. I-328 ve A. Munis Bey).
BÖLÜM 97 (Devamı): İSHAK PAŞA SARAYI VE MİMARİ MİRASI

Bu İshak Paşa Doğubayazıt'ta muhteşem bir saray ve cami yaptırmıştır. Bu eserleri yerinde gören Kars Tarihi müellifi Kırzıoğlu: «İshak Paşa'ya ait olan saray ve cami ile bunları çevreleyen surlar bugünkü değerle milyonlarca tutarındadır» demiştir.

Burada hatıra gelen şudur ki, Sicill'in gösterdiği kısa bir süre içinde bu eserleri meydana koymak mümkün değildir. Demek ki Paşa, saray ve camiini Çıldır valiliğinden önce ve belki de Doğubayazıt'ta mutasarrıf bulunduğu yıllarda yaptırmış oluyor. Sicill'de Paşa'nın burada kaldığına ve saray yaptırdığına dair bir kayda rastlanmıyor. Bu hususu aşağıda ayrıca izah edeceğiz.

İshak Paşa eserinin sanat ve mimarlık yönünden tetkikini yapan Arkeolog Mahmut Akok Bey ise, saray hakkında geniş bilgiler vermektedir. Külliyenin resimleri alınmış, krokileri çizilerek bütün ayrıntılarıyla bölümleri belirtilmiştir.

Arkeolog Akok tetkik yazısında: «İshak Paşa'ya atfedilen bu muhteşem binanın yapısını tetkik ederken, Paşa'nın mensup olduğu tarihi aileyi merak etmemek mümkün değildir. Bizim şimdiye kadar edindiğimiz bilgiye göre bu ailenin tarihini şöylece hülâsa edebiliriz» dedikten sonra Sicill-i Osmanî ile Celal Arseven'in Türk Sanat Tarihi IX. fasikül-s.461-464'ten aldığı bilgilere dayanarak şöyle devam ediyor: «Sarayın bânisi İshak Paşa'nın ceddi, Birinci (Büyük) İshak Paşa'dan başlamaktadır.»

Tetkikçi ayrıca, önemli ve tarihi bir bilgiyi de naklederek, İshak Paşa'nın azline ve menkûp kalmasından sonra da Sicill-i Osmanî'ye «idâresiz, ahmak» gibi yakışıksız ve garazlı sıfatlarla geçirilen bu sanatsever zâtın bu sıfatlara hiç de lâyık olmayacağını belirtiyor.

Nakledilen tarihi rivayet şudur: «Sarayın bânisi bu zattır (İshak Paşa). III. Selim (1789-1807) zamanında, İran'ın gönderdiği sefir İstanbul'a giderken bu sarayda misafir edilmişti. Burada gördüklerini (İstanbul'da daha muhteşem saraylar göreceğini umduğundan) merkez-i Hükümete vardığında, oradaki Topkapı Sarayı ile kıyasladığında Padişah'ın ihtişamını küçültecek mahiyette olduğunu bildirmesi ile, tevlit ettiği kıskançlık dolayısıyla ve bilhassa İshak Paşa'nın müstakil hareketi de âmil olarak gözden düşmesine sebep olmuştur. Sicill-i Osmanî kayıtları arasında ‘idâresiz ve ahmak’ sıfatlarının bulunması bu hadiseden dolayı meydana gelmiş olmalıdır.»

Akok’un kaydına bakılırsa, orada «II. / Küçük İshak Paşa soyundan Mahmud Paşa unvanlı bir zatın (mezarı) bulunduğu anlaşılmaktadır. Yine mezar taşları arasında Mahmud Paşa'nın kızı Necibe Hanım da görülmektedir. Bu mezar taşlarının tarih kısımları kasd-ı mahsusla tahrip edildiğinden Mahmud Paşa'nın hangi tarihlerde yaşadığı bilinmemektedir... Burada yerli rivayetlere göre Abdi Paşa ve refikası Habibe Hanım'a ait olan ve halbuki İshak Paşa'ya ait olması lâzım gelen bir türbenin medhali ile menfezi yer almaktadır. Ufak çapta bir Selçuklu çağ künbedisi (tıpkı Ardanuç'taki Sefer Paşa türbesi gibi) andıran çok müzeyyen ve ihtişamlı bina sekiz köşeli ve kaidesi siyah bazalt taştandır... Caminin minaresi başlı başına bir âbidevî hüviyet taşımaktadır.»

Bu arkeoloğun tetkikleri, resim ve şemalarla birlikte derginin kırk sayfasını kaplamaktadır.

Ahlat beylerinden olup, İshak Paşa'dan önce Doğubayazıt kalesinde mutasarrıf bulunan bir başka zatın (Çolak Abdi Paşa olacak) torunlarından birinin sonradan bana anlattığına göre: Bu İshak Paşa Külliyesi'nin ilk kısımları Ahlatlı beyler tarafından yaptırılmış; İshak Paşa sonradan ikmal ettirmiş imiş.

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, İshak Paşa'nın kısa süreli valiliği sırasında bu külliyenin meydana getirilmesi mümkün olamayacağına göre, demek ki önemli kısmı sonradan yapılmış oluyor. Biyografyasını önceki 2. sayılı haşiyede belirttiğimiz «Tarih Mecmuası»ndaki: «Doğu Sınırında Bir Osmanlı Şatosu: İSHAK PAŞA SARAYI» başlıklı tetkik yazısının sahibi Ziya Ünsal'ın kayıtları da bunu gösteriyor:

«... İlkönce Çolak Abdi Paşa gelmiş; doğu sınırlarımızın bu kesiminde bize düşmanca bakan (İranlı) komşularımıza karşı savunmamızı sağlayacak en önemli yerin burası olduğunu görmüş; sarayını (bizce belki de: kaleyi) heybetiyle bu yalçın tepenin üstüne yaptırmış. Sonra: İSHAK PAŞA gelmiş. O da buranın stratejik önemini bilmiş, sarayı adamakıllı onartıp, gerçek anlamıyla bir kale durumuna koydurmuş. İshak Paşa zevk sahibi bir İstanbullu (?) imiş. İlim ve irfan sahibiymiş... İshak Paşa Doğu'da bir Osmanlı Derebeyi... Erzurum'dan İran'a kadar olan bütün bu bölgeye hükmedermiş...»
Kaynaklar:
1) Arkeolog Mahmut Akok, "İshak Paşa Sarayı: Röleve ve Mimarisi" başlıklı yazısı (Türk Arkeoloji Dergisi, 1960, sayı 2).
2) Paşaya ait bu eserin renkli resimleri ve bilgiler için ayrıca bakılabilir: Ziya Ünsal, "İSHAK PAŞA SARAYI", Hayat Tarih Dergisi, Mayıs 1955, sayı 4.
1-97s

OKUYUCU YORUMLARI 0 yorum

Yorumunuzu Yazın

0/2000 karakter
Yorumunuz admin onayından sonra herkese açık olarak yayınlanacaktır.

Yayınlanan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu siz yaparak görüşlerinizi paylaşın!

Sayfa 1
1-97s